Tuesday, February 6, 2007

Hindistan 18: 22 Ekim 2006 - Mumbai

Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler, haritalar, diğer yararlı şeyler... için buraya tıklayabilirsiniz:)

Bugün Hindistan’da 18. ve son günümüz. Yarın bu saatlerde evde olacağız:) Bakalım ev yabancı gelecek mi. Nedense bana hep öyle olur. Yabancı bir ülkeye gidince, dönüşte geçtiğimiz yollar da ev de çok düzenli ve uzun süredir gelmediğim bir yer gibi gelir. Bir de reklamlar. Uçaktan inip bir taksiye bineriz, önce şoför havalarla ya da son günlerde olanlarla ilgili genel bir giriş yapar:) ondan sonra eve girer girmez televizyonu açar şöyle bir reklamlara bakarım. Eğer değişmişlerse insan bir haftadır da evden uzak olsa, büyük bir tatil yapmış gibi gelir:) Yani bana böyle oluyor, herkesi bilmiyorum:) Bir keresinde de herhalde tam yeni dönemin başlangıcında mı gitmişiz neyse döndüğümüzde bütün programlar ve reklamların çoğu değişmişti:) Hatta iki yeni şarkıcı bile çıkmıştı:) İki haftalık tatil üstümüzde 6 ay etkisi bırakmıştı:) Televizyonun tatil uzatmak gibi böyle de bir yararı var:P Neyse:)

Aslında Mumbai’de bir gün daha kalmak istiyorduk, çünkü gezilecek yerleri bitirdikten sonra bir süre de ortalıkta boş boş dolanmak daha iyi oluyor. İnsan gittiği yerle ilgili bir şeyler düşünüyor, orada yaşanır mı yaşanmaz mı, yapılacak bir şeyler var mı, insanlar ne yapar falan gibi şeylere daha rahat dikkat edebiliyor. Biz iki buçuk günde ancak koştura koştura gidilecek yerleri dolaşabildik tabii. Bir günümüz daha olsa biraz da boş boş dolanırdık. Ama uçak her gün olmadığı için yapamadık. Bugün gitmezsek ancak iki gün sonra dönebiliyoruz. O da fazla uzun oluyor artık. O yüzden bugün Mumbai’nin kalan yerlerini de görüp bitirdik, şimdi de havaalanında uçağın saatini bekliyoruz.

Mumbai-İstanbul uçağı sabaha karşı 04.55’te. Saat 9’dan beri buradayız, şimdi saat 01.30 ve hala bizim uçakla ilgili işlemlere falan başlamadılar. Üstteki salonda oturuyoruz saatlerdir. Neyse ki koltuklar boş. Yoksa aynen otele dönerdik herhalde:) Havaalanını falan sonra anlatırım. Önce bugün yaptıklarımızı anlatayım. Hem bu arada zaman da geçer:)

Sabah dokuz buçuk gibi taksiye binip Mahalaxmi Dhobi Ghat’a gittik. Yani Mumbai’nin çamaşırhanesine:) Dhobi Ghat aslında Mumbai’de en çok görmek istediğimiz yerdi. Ama dün akşam oteldeki adam Diwali’nin ilk gününün ertesinde orada çalışanların hepsi akşamdan kalma olur, pek işe gelen olmaz deyince göremeyecek miyiz diye biraz telaşlanmıştık. Sabahın köründe çıktık gittik. Gerçekten de pek kalabalık değildi ama adamın söylediği kadar boş da değildi ortalık. Dhobi Ghat, Mumbai’nin çamaşırhanesi. Yani çeşitli yerlerde toplanan giysilerin bir arada yıkandığı yer. Küçük küçük bölmeler yapmışlar. Her birinde başka bir şey yapılıyor. Birinde sabunluyor, öbüründe yıkıyor, öbüründe çalkalıyor, en son da tepelerindeki iplere asıyorlar. Burada 5000 kişi çalışıyormuş diye okumuştum. Biz gittiğimizde ortalık sakindi ama yine de ne olduğunu görebildik. Aslında herkesin işte olmaması iyi bile olmuş olabilir. En azından sakin sakin nerede ne yapıldığına falan bakabildik, kalabalık olsa belki de pek bir şey görülemeyebilirdi.

Mahalaxmi tren istasyonunun kapısının hemen yanındaki Mahalaxmi Dhobi Ghat’tan çıkıp Mahalaxmi Temple’a gittik. Burada her yerin adı Mahalaxmi, çünkü Mahalaxmi bu bölgenin adı. Burası yeni apartmanların olduğu geniş bir alan ve bugün burada ilk defa korna çalmayın diye bir tabela gördük. Hindistan için gerçekten çok farklı bir durum çünkü ilk günden beri her yerde “horn please” yazıları görüyorduk. Yani korna çalın:) Bütün otobüslerin, taksilerin, rickshawların üzerinde koca koca “horn please” yazıyor her yerde. O kadar çal çal dedikten sonra burada da çalmayın demişler işte:) Ama sanırım burası daha yeni bir konut bölgesi. Herhalde o yüzden burada kurallar farklı. Çünkü yoksa şehrin içinde durum yine aynı. Herkes daat daaaaaaaaaaat!!! diye dolaşıp duruyor:)

Bindiğimiz taksiyle hiç korna çalmadan Mahalaxmi Temple’a gittik:) Aslında yakınmış ama son günümüz ya, kaybolup falan zaman kaybetmeyelim diye yolu aramakla uğraşmayıp taksiye bindik. Aslında elinde doğru dürüst bir harita olsa, insan yolunu bulur tabii ama Hindistan’da haritalar gerçekten kötü. Devletin bir uygulaması mıdır nedir, hiçbir yere haritadan bakarak rahatça gitmeniz mümkün olmuyor. Ya önemli bir caddeyi koymamışlar, ya mesafeleri farklı oranlarda küçültmüşler, ya yerlerin adını haritaya koymamışlar. Gerçekten kötü haritalar yani. Bir yer yürüyüş mesafesinde görünüyor mesela. Bakıyorsun en fazla bir kilometre. Bir çıkıyorsun yola ki git git bitmiyor, karşına haritada görünmeyen yollar çıkıyor. Şaşkın şaşkın bakınırken de halinizden durumu anlayan rickshawcular hemen etrafınızı çeviriyor tabii. En iyisi haritayı falan bir kenara bırakıp başının çaresine bakmak:) Zaten pek harita da satılmıyor. Buldukça almaya çalışıyoruz ama öylesine çıkarılmış gibi hepsi, yazıları bile okunmuyor.

Neyse işte taksiye binip Mahalaxmi Temple’a gittik. Burası bir Hindu tapınağıydı ve sanırım Diwali olması nedeniyle herkes buraya akın etmişti. Tapınağa adını veren Mahalaxmi, her türlü zenginliğin tanrısıymış. Daha fazla bilgi, para, başarı için bir çok insan burada sıraya girmiş, tapınağa ulaşmaya çalışıyordu. Ama tabii hepsi farklı bir şeyler istiyor tanrıdan. O yüzden de içeri girerken isteklerine göre farklı farklı şeyler götürüyorlar. Tapınağa giden yolun iki tarafı tamamen tezgahlarla doluydu ve bunların bazısı ipler, süsler gibi şeyler, bazıları çiçekler, bazıları meyveler, bazıları da yine isteğe göre tapınağa götürülecek başka şeyler satıyorlardı. İnsanlar yol boyunca bunlardan istediklerini alıp tapınağa gidiyordu. Gelenlerin çoğunun elinde lotus çiçeği, meyve ve leblebi gibi küçük bir şeyler vardı. Ne anlama geldiklerini soramadık ama en popüler şeyler bunlardı yani:)

Bir sürü insan ellerinde hediyeleri kapıda sıraya girmişti. Ama içeri girmek de öyle kolay bir şey değil. Kadınlarla erkekler ayrı ayrı girip, farklı sıralardan ilerliyor bir kere. Sonra giriş ve çıkış yolları da demirle uzun bir süre ayrılmış ki insan çıkışta ayakkabısını koyduğu yere gelebilmek için 200 metre çıplak ayakla yürüsün:) Neyse biz içeri ayrı ayrı girip birbirimizin ayakkabısını çıkışta yan tarafa uzatarak yürümekten kurtulduk. Yanımızda böyle durumlar için galoş da vardı, yere bastık sayılmaz yani. Ama bir sürü insan içeri ayakkabılarını çıkararak girebileceğini, sonra da tekrar almak için yürüyeceğini i anlayınca girmekten vazgeçti. Herhalde normalde bu kadar kalabalık olmuyor bu tapınak, çünkü bu şaşırıp girmekten vazgeçenlerin hepsi Hintliydi. Zaten o hengamede tapınağa girmeye çalışan tek turistler de bizdik:)

Neyse zar zor içeri girdik, uzun bir sırada 15 dakika kadar bekleyerek içinde ne yapacağımızı bilmediğimiz odaya geldik:) Tapınağın bütün içi insanların düzenli bir şekilde bu küçük odaya girmesi için sıralara bölünmüş. Kıvrıla kıvrıla odaya doğru ilerliyorsunuz. Sonunda içeri girince de bizim gibi şaşkın şaşkın bakıp çıkıyorsunuz:) Tabii onlar ne yapacaklarını biliyor, şaşkın bakan biziz:) Ama anladığımız kadarıyla gördüğümüzü anlatayım yine de:) Getirdiklerinizi oradaki görevliye veriyorsunuz, o da onları tanrı heykelinin önündeki ızgaraya atıyor. Sonra oradan bir şeyler alıp size veriyor. Biriyle konuşmadığımız için tam da emin değiliz ama sanırım istedikleri konudaki zenginliği temsil eden şeyi tanrının önüne atarak isteklerini iletmiş oluyorlar, sonra da onu evlerine götürüyorlar. Bilsek bir lotus çiçeği de biz götürürdük:) Aslında gidince bu yapılanların ne olduğunu öğrenip daha doğru bir şekilde yazsam daha iyi olur herhalde. Çünkü bu yazdıklarım tamamen bizim tahmin ettiğimiz açıklama, yaptıkları şeyler bunlardı da anlamlarını uyduruyorum yani:)

Ama bir şeyi oradaki kadınlara sorduk. O yüzden biliyoruz. Onu anlatayım ben en iyisi:) Bu tanrı heykelinin olduğu odadan çıkınca herkes o odanın arkasında geçen bir yoldan yürüyerek çıkışa doğru gidiyordu. Bazı insanlar da odanın arka duvarının önünde durmuş duvara para yapıştırıyordu. Meğer duvar biraz nemliymiş. Siz bir dilek dileyip bir parayı başparmağınızla duvara bastırıyormuşsunuz. Bıraktığınızda para düşerse dileğiniz olmayacak, yapışır kalırsa da olacak demekmiş:) Annem de yapıştırdı. Ama Mahalaxmi annemi nazikçe başından attı:) Annemin parası ne duvara yapıştı, ne de düştü. Parmağına yapıştı kaldı. Yanımızda bekleyip bizim sonucun ne olacağına bakan kadınlar da gülmekten öldü:) Normalde böyle bir şey pek olmazmış, ya düşermiş ya yapışırmış:) Mahalaxmi bizi dinlemedi bile yani:)

Biz de çıktık tapınaktan ne yapalım. Yürüyerek bu sefer de biraz ilerideki Müslüman dergahına gittik. Yani Hajı Ali Dergah’a. Burası özellikle yapısı açısından farklı bir yer çünkü dergah denizin ortasında. Uzun ince bir yoldan yürüyerek ulaşılıyor. Tabii yol boyunca dizilmiş dilenciler sizi bezdirip kaçırmazsa. Böyle arka arkaya iki ayrı dinin tapınağına gidince insanın daha çok dikkatini çekiyor tabii. Aynı bölgede, yan yana iki tapınağın çevresi birbirinden bu kadar nasıl farklı olur çok şaşırdık. Mahalaxmi Temple kalabalıktı, itişe kakışa giriliyordu ama ortada bir dilenci bile yoktu. Herkes kendine göre bir karar vermiş, bir şeyler almış tapınağa götürüp çıkıyordu. Hajı Ali Dergaj’ın yoluysa tamamen dilencilerle doluydu. Hatta üçlü dörtlü gruplar oluşturmuş birlikte duruyordu çoğu. Kolu olmayan ve ya Allah diye bağıran iki grup vardı mesela. Yerde güneşin altında yatarak bir çember oluşturmuşlar, sürekli bağırıp vücutlarını titretiyorlardı. Gerçekten çok kötüydü yani. Ama biz esas niye bu iki yerin önü bu kadar farklı diye merak ettik. Yani fakirlik, hastalık gibi şeylerse nedeni, Hindular da aynı yerde yaşıyor, hatta gördüğümüz kadarıyla onların şartları daha kötü. Gittiğimiz bütün şehirlerde Müslümanlar belli bölgelerde yoğunlaşmış, dükkanlar açmış, ticaret yapıyordu. Hindularla ise daha çok rickshawlarda çalışırlarken karşılaştık. Yani onların durumu daha kötü gibi görünüyor. Böyle bir şeyin içinden, tabii konuyla ilgili hiçbir bilgimiz olmadan akıl yürüterek çıkamayız. Ama havaalanına gelirken taksiciye sorduk. Adam evet öyle bir fark olması normal, çünkü Müslümanlar birbirini kollamıyor, halbuki bizde bir sorunu olana destek olunmaya çalışılır dedi. Nedeni bu mu bilmiyoruz ama böyle bir şey de dikkatimizi çekti işte. Onu da yazayım dedim.

Neyse. Hajı Ali Dergah’tan çıkıp yine yürüyerek yakındaki bir alışveriş merkezine gittik. Orada oturup bir şeyler yedik, biraz dinlendik, kahve içtik ve çıkıp Mumbai’nin Red Light District’ine gittik. Her yeri gördük bari orası da eksik kalmasın diye:) Taksici bizi Kamathipura bölgesinin orta yerinde, burası merkezdir deyip indirdi. Biz de sokaklarda yürümeye başladık. Küçük iki katlı ve gerçekten çok pis görünen evler vardı ve çoğunun önünde yerde kadınlar oturuyordu. Bir süre sonra bir adam peşimize takılıp bizi sokağın birine doğru çekiştirmeye başlayınca olay yerini hızlı adımlarla terk ettik:) Adamlar da anlamadı herhalde, çekirdek aile olarak gelmişiz orada dolaşıyoruz falan. Adam bir şansımı deneyeyim dedi herhalde. Neyse oradan koşarak uzaklaşıp:) ana caddeye çıktık. Meğer buranın hemen önü yüksek apartmanların, kocaman yeni bir alışveriş merkezinin, yeni evlerin olduğu temiz pak bir bölgeymiş. Yine aynı şey oldu yani. Birbirinin zıttı bölgeler yan yana gelişmiş, öyle birlikte yaşayıp gidiyorlar:) Kocaman pahalı evinizden çıkıp bir adım atıyorsunuz, Red Light District.

Biz de Red Light Distrcit’ten attık adımımızı, yeni yapılmış büyük alışveriş merkezi City Center’a girdik:) 18 gündür her bulduğumuz alışveriş merkezine koşuyoruz, şöyle alıştığımız gibi bir yer çıkar, hem yemek yer, hem marketinden bir şeyler alırız, biraz da dolanır çıkarız diye. İlk defa bugün böyle bir yer bulabildik. O da sanırım daha dün falan açılmış:) Yemek katında oturup bir çay içip, cheesecake yiyelim dedik, satıcı çocuk o kadar heyecanlandı ki istediklerimizi tam olarak alabilmemiz yarım saat sürdü:) Zaten daha kasaları falan bile gelmemiş. Elle fiş kesiyorlar, eşyaları nasıl kullanacaklar, ne yapacaklar emin değiller. Bugün bile açılmış olabilir gittiğimiz yer, o kadar telaşlıydılar. Babam da biraz ileriden makarna aldı. Oradaki çalışanlar da aynı durumdaymış:) Ama gerçekten son günümüzde de olsa şöyle istediğimiz gibi bir yer bulduk ya artık gönül rahatlığıyla eve dönebiliriz:) Neyse:) Yemek yedik, markette dolaşıp uçağı beklerken yemek için sandwich yapacak bir şeyler aldık. Sonra da yine bir taksiye binip otelin yakınına, Flora Fountain’a gittik.

Flora Fountain 1869’da yapılmış, beş ana yolun birbirine bağlandığı noktada duran bir heykel. Buradan bir yol doğruca Victoria Terminus, yani VT, yeni adıyla söylersem de CST’ye gidiyor. Bu isim değişiklikleri bütün Hindistan’da çok yaygın. İngilizlerin zamanında koyduğu isimlerin çoğu bugün ya değiştirilmiş ya da değiştirilmeye çalışılıyor. Süreç daha devam ettiği için de şu anda bir çok şeyin iki ismi var:) Mesela bir sürü insan Mumbai’ye hala Bombay diyor. Çoğu caddenin iki adı var. Mesela Kalküta’da kaldığımız otelin olduğu caddenin adı hem “Free School” hem de “KYD” olarak geçiyordu:) Buranın da iki adı var işte. VT ve CST:) Burası aslında bir tren istasyonu, ama değişik bir bina olduğu için, daha doğrusu istasyon ve çevresi Londra’daymış gibi bir his uyandırdığı için:) görülecek yerler arasında en başlarda sayılıyor.

VT’yi de şöyle bir dolaştıktan sonra geldiğimiz yoldan geriye, Flora Fountain’a, oradan da bizim otele yürüdük ve böylece Mumbai gezisini ve tabii Hindistan gezisini de bitirmiş olduk.

Otelde biraz oturduk, zaman geçirdik, sonra da bindik taksiye havaalanına geldik işte:) Şimdi de bekliyoruz bizi artık içeri alsınlar diye:) Sanırım artık birazdan alacaklar çünkü Türkçe konuşan bir görevli geldi:) Gidiyoruz:) Yarın bu saatlerde evde olacağız. İyi uykular:)

Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler, haritalar, diğer yararlı şeyler... için buraya tıklayabilirsiniz:)

Saturday, February 3, 2007

Hindistan 17: 21 Ekim 2006-Mumbai

Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler, haritalar, diğer yararlı şeyler... için buraya tıklayabilirsiniz:)

Mumbai’yi dolaşmaya başladık:)

Bugün saat 10 buçuk gibi otelden çıkıp Gateway of India’ya gittik. Burası Mumbai daha Bombay’ken ve İngilizlerin yönetimindeyken şehrin kapısıymış. Gelen gemiler ilk bu kapıyı görür, buraya yanaşır, Mumbai’ye buradan girilirmiş. 1924’te İngilizler kenti terk ederken de bu kapıdan çıkmışlar. Şimdi artık sadece Elephant Island’a giden motorlar şehri bu kapıdan terk ediyor ama olsun:) Yine de Gateway of India, Mumbai’nin en önemli gezilecek yeri. Hindistan’a gelen turistler genelde filmlerde fotoğraflarda gördüğümüz Hindistan’a benzeyen kuzey kısımda dolaşıp, Goa gibi yerler dışında güneye pek inmediği için Mumbai de çok turist alan bir yer değil. Tabii buraya gelen de birçok turist var, bizim gibi:) ama yani kuzeye göre daha az. Bu az sayıdaki turistin de Mumbai’yi şöyle bir hemen görüp gitmesi gerekiyorsa, gitmesi gereken yer Gateway of India. Çünkü bu noktaya gelince görülecek yerlerin çoğunu görmüş oluyorsunuz:) Kapının kendisi önemli zaten, sonra hemen karşısında Taj Mahal Hotel var, burası da görülecek yerlerden. Biraz ileride Prince of Whales Museum var. Onunla aynı hizada Colaba denen, hediyelik eşyalar, ıvır zıvırlar satan cadde var. Ve tabii Elephant Island’a giden motorlar da buradan kalkıyor.

Biz de gezimize Gateway of India’dan başladık ve önce kapının etrafında biraz dolanıp, motorla Elephant Island’a gittik. Gateway of India için kitaplarda, halk burada toplanır, buluşma noktasıdır gibi şeyler yazıyordu. Herhalde gittiğimiz saatle de ilgili tabii ama biz oradayken sadece kocaman balonlar ve şapkalar satan satıcılarla, turistler vardı kapının çevresinde. Satıcılardan kaçışa kaçışa kapının etrafında şöyle bir döndükten sonra bilet alıp adaya giden motorlara bindik. Bilet satan iki kulübe ve insanı kulübeye ulaşmadan çevirmeye çalışıp ellerindeki bileti satmaya çalışan insanlar vardı. Öyle göz göre göre sahte bilet mi satıyorlar, yoksa adamların düzeni mi böyle anlamadık ama resmi olduğunu düşündüğümüz yerden biletimizi alıp, motora bindik.

Yol tam bir saat sürdü. Bir ara askeri gemilerin olduğu bir yerden ve sonra da gaz kokusu gelen, muhtemelen lpg tankı falan olan bir yerden geçip adaya ulaştık. Bu arada yol boyunca sürekli yanımızdan kelebekler uçtu. Nereden çıkıp geldiler anlamadık. Denizin ortasında bir anda yanınızdan uçmaya başlıyorlar. Uzun bir süre yanınızda geliyorlar, sonra yavaş yavaş denize yaklaşmaya başlayıp sonunda da yorulup suya düşüyorlar:( Sonra yenisi çıkıyor. Buraların yunusu da bu kelebekler herhalde:)

Elephant Island’a varınca önce biraz yürüyüp bir kapıya geldik. Rs5’e adaya giriş biletini aldık ve karşımıza çıkan 500 metrelik merdivenlerden tırmanmaya başladık. Bir yandan da adamlara gülüyoruz. Sen turistlere bu kadar yol getir. Motora Rs120 al. Burada artık gelmişler bir kere, ne istesen verecekler, ondan sonra esas giriş biletini Rs5’e(150 kuruş ediyor) sat diye:) Tabii merdivenlerin sonunda durum anlaşıldı:) Meğer bu bizim ilk verdiğimiz Rs5 sadece, bu tırman tırman bitmeyen dik merdivenler ve yol boyunca dizilmiş hediyelik eşya standları içinmiş:) Esas kapı yukarıda, Elephant Caves’in yani mağaraların girişindeymiş. Bilet de Rs250+içeri kamera da sokacaksanız Rs25:)

Aldık ikinci bileti de içeri girdik. Elephant Island adanın adı ama burada asıl görülecek yer bu yukarıdaki Elephant Caves. Bunlar MS 450-750 yıllar arasında yapıldığı sanılan içlerinde taşlardan oyularak yapılmış çeşitli büyük heykeller olan mağaralar. Hemen girişte karşımıza çıkan mağara en büyüğüydü. İçinde kocaman Shiva heykelleri vardı ve ilginç bir yerdi. Ama sanırım bazı kısımlarını yeniden yapmışlar. Oradaki görevliye sorduk, o da iki sütun dışında her şey eski dedi, ama bazı yerlerdeki taşların içinde demirler vardı.

Neyse mağaraları dolaştık, çıktık dışarı, biraz oturup bir şeyler içtik ve sonra yine geldiğimiz gibi merdivenlerden aşağı indik. Bu arada ben de kendime bir Ganeshli tshirt aldım. Çünkü artık yarın gidiyoruz buradan, hala şöyle Hindistan’ı hatırlatacak değişik, küçük bir şey bulup alamadık. Bir buzdolabı süsü bile yapmamışlar:) Ganeshli tshirt iyi oldu ama. Ganesh bir Hindu tanrısı. Fil şeklinde ve şans, mutluluk, akıl gibi iyi şeylerin hepsinin altından kendisi çıkıyor:) Ayrıca da çok sevimli:) Aslında benim bu tshirtü aldığım yerde bir sürü komik tshirt de vardı. Ben bu filliyi aldım ama mesela bir tanesinde Hindistan’da nasıl 24 saat içinde deveye dönüşülür yazıyordu. Altında da 24 karede, yani Hindsitan’da geçirdiğiniz ilk 24 saatte şaşıra şaşıra nasıl şeklinizin değiştiği ve en sonunda bir deveye dönüştüğünüz gösteriliyor. Sonra bir de “omlette” vardı. Om ayrı yazılmış, Lette ayrı. Altında da ruhun gıdası yazıyor:) Bir de deli gibi giden rickshawlarla, kalabalıkla ilgili espriler olan tshirler vardı. Güzel bir dükkandı yani:)

Sonunda merdivenlerin sonuna ulaştık. Motorun olduğu yere bu sefer arada çalışan küçük trenle gittik. E o kadar merdiven inip çıkmışız tabii bu sıcakta. İnsan 200 metre de olsa yürümeden, oturarak gitmeyi tercih ediyor:) Motora bindik ve yine bir saatlik yolculuğun sonunda Gateway of India’ya döndük. Balon satıcıları üstümüze doğru koşmaya başlayınca kaçarak uzaklaştık:)

Hemen yolun karşısında Taj Mahal Hotel vardı. Kitapta yazdığına göre 100 yıl önce Hintli bir işadamını Mumbai’deki bir Avrupa oteline almamışlar. O da siz beni almazsanız ben de kendi otelimi yaparım deyip Taj Mahal Hotel’i yapmış:) Şimdi Taj Mahal Hotel, Mumbai’nin en ünlü oteli. Hatta gezilecek yerler arasında adı geçiyor:) Biz de girdik içine, şöyle bir dolandık ve çıkıp iki sokak arkadaki mcdonaldsa gittik:)

İki sokak arkası dediğim yer de Colaba Causeway. Yani başka bir gezilecek yer. Yemekten sonra burada da biraz yürüdük, dolaştık. Okuduğuma göre burada sanat galerileri ve hediyelik eşya satan dükkanlar olması lazımdı. Biz sadece hediyelik eşya dükkanlarını görebildik ama yine de canlı bir yerdi.

Colaba’da dolaşmamız da bittikten sonra bindik bir taksiye önce Churchgate istasyonuna gittik. Buradan trene biner şehrin yeni kısımlarına gideriz diye. Ama hem iş çıkışı olduğu için çok kalabalıktı hem de bilet parası oraya taksiyle gitsek vereceğimizden çok tutacaktı, biz de vazgeçtik. Çıktık yakındaki diğer gezilecek yerlere bir baktık. Önce Fashion Street’e sonra da Chor Bazaar’a. Fashion Street, bildiğimiz, üstüne marka basılmış sahte malların satıldığı pazar yeriydi:) Tabii benim okuduğum forumlara falan yazanlar genelde Amerika ve Avrupa’dan olduğu için ne bilsinler, markaları görünce gerçek sanmışlar:) Her yerde yazıyordu, en ünlü markalar çok ucuza satılıyor falan diye:) Bir gittik bildiğimiz pazar:) Bir ara bizde de lacoste böyle satılırdı ya. Avrupa’dan falan gelenler bir sürü alıp ülkelerine götürürdü:)

Fashion Street’te bir şey yoktu yani. Bindik bir taksiye bu sefer de Chor Bazaar’a gittik. Burada da eski eşyalar, eskiden hippilerin parasız kaldıkça sattığı eşyalar, ıvır zıvırlar satıldığını okumuştum. Bizim gittiğimiz yer iftar telaşı içinde bir Müslüman mahallesiydi:) kimsenin bir şey satmakla falan ilgilendiği de yoktu tabii:) Orada da yapacak pek bir şey bulamadık yani. Bari binelim bir taksiye de şu Malabar Hills’teki parklara gidelim dedik.

Mumbai’nin gezilecek yerleri arasında iki de park geçiyordu. Kamala Nehru Park ve Hanging Gardens. İkisi de dün gitmeyi düşünüp de gitmediğimiz Malabar Hills’te. Burası Mumbai’de yaşayan zenginlerin oturduğu bölgeymiş ve bu parklar da özellikle bütün sahil şeridini gören manzaralarıyla ünlüymüş. Taksiciye zar zor nereye gitmek istediğimizi anlatıp, taksimetreyi de açtırdık. Adam her zamanki gibi bizden çok para istedi ama Mumbai için taksimetre okuma çizelgesi vardı yanımızda:) Hemen soktuk adamın burnuna nonono diye:) Taksiden indik, parka girdik. Ama bir kere daha anlatılanla gerçekte olan tutmadı:) Meğer iki park da en fazla 300 metre genişliğinde, insanlar akşamları biraz çime bassın diye yapılmış yerlermiş:) Gelmişken biraz etrafa bakındık. Bir o parka bir diğerine gittik, o sırada da saat yediye yaklaşmaya başladı.

Dün otelci söylemişti. Diwali kutlamaları saat 7, 7.30 gibi başlar, Malabar Hills ve bütün sahil şeridinde zengin aileler birbirleriyle yarış yapmak için havai fişek atar diye. Siz saat 7.30 gibi kendinize güvenli bir yer bulup saklanın, öyle seyredin demişti:) Öyle kaçıp saklanacak korkunç bir durum yoktu:) ama gerçekten de saat 7 gibi havaifişek atmaya başladılar:) Biz de bir taksiye binip otele döndük. Biraz otelden seyrederiz, sonra da duruma göre neresi hareketliyse oraya gideriz diye.

Diwali Hindistan’ın en önemli festivallerinden biri. Hatta Hinduların yeni yılının başlangıcı. “Festival of Lights” diyorlar. Saatlerdir süren havaifişek gösterilerinin nedeni de festivalin ışıkla olan bu bağlantısı. Sanki biraz abarttılar ama neyse:) Diwali 5 gün sürüyor, genelde Ekim ya da Kasım’a denk geliyor. Belli bir tarihi yok çünkü bizdeki bayramlar gibi zamanı her sene değişiyor. Mesela bu yıl 21 Ekim’de başlıyor, gelecek sene, yani 2007’de de 9 Kasım’da başlayacakmış.

Diwali artık temelinde yatan anlamı kaybedip bir alışveriş çılgınlığına dönüşmeye başlamış. Biz bunu anlayacak kadar burada kalmadık tabii, ama kaç gündür bütün gazete ve televizyonlarda bundan söz ediyorlar:) Diwali çok değişmiş:) Hatta bu sabahki gazetede buranın bazı ünlü şarkıcı ve oyuncuları “aaaah ah, nerde o eski bayramlar” ve “çocukken Diwali’yi bütün yıl beklerdim” başlıklı, bize gayet tanıdık gelen röportajlar yapmışlardı:) Aaah ah, eski Diwaliler de yok artık:) Ama gerçekten de alışveriş çılgınlığı tanımı doğru. İstatistiklerle falan anlatıyorlardı dün. Altın satışları Diwali zamanı iki katına çıkıyormuş. Beyaz eşya, araba gibi şeyler de Diwali döneminde her zamankinden çok satıyormuş. Şimdi verdikleri sayıları hatırlamıyorum ama gerçekten çok fazlaydı. Neredeyse alınacak ne varsa Diwali zamanı alıyorlarmış yani:)

Ama tabii Diwali aslında bir alışveriş festivali değil. Işık festivali. İnsanlar evlerinde hazırladıkları köşelerde özel Diwali mumları yakıyorlar, balkonlarına, sokaklara çeşit çeşit Diwali fenerleri asıyorlar. Bir de havaifişekler var tabii. Her yeri kaplayan bu ışık, iyinin kötüyü yenmesini simgeliyormuş. Evlerde yakılan mumların, balkonlardaki fenerlerin kötülüğü o evden uzak tutacağına inanılıyormuş. Kaküta’dan Diwali’yle ilgili bir kitap aldım. Biraz daha fazla şey öğrenebilirsem Diwali’yle ilgili daha fazla şey anlatırım, ama şimdilik bu kadarını biliyorum:)

Bir de saat 12’ye yaklaşırken hala havai fişeklerin bitmediğini biliyorum tabii:) Saat sekiz gibi otelde biraz dinlenip çay içiyorduk ki havai fişeklerin artık bayağı şiddetlendiğini fark ettik. Elimizde çaylarımız otelin çatısına çıktık:) Yukarıda koltuklar falan da vardı, oturduk bir güzel hemen karşımızdaki kriket stadyumundaki gösteriyi seyrettik:) Çaylarımız bitince sahil yoluna gittik. Her yerden fişekler, maytaplar fışkırıyordu. Ama birkaç yerden özellikle çok güzel, büyük havai fişekler patlatıyorlardı. Onlar herhalde bizim oteldeki adamın söylediği birbiriyle yarışan ailelerdi:) Onların dışında da bir sürü insan ne bulursa patlatıyordu ama. Herhalde bu gece fazla ortada dolanmamak lazım. Sahilde gösterileri izleyen insanlarla birlikte biraz durduktan sonra baktık bir çok insan da oradaki dondurmacıdan dondurma alıp bizim otelin yolunda yürüyor. Madem adet böyleymiş biz de hemen aldık dondurmalarımızı yürümeye başladık:) Bu arada da her geçtiğimiz yerde arkamızdan bir şey patladı. Bazı parçalar da patlamadan kalıyor mudur nedir. Her yer patır patır patlıyordu. Yolda şöyle bir gidip gelip, dondurmamızı bitirip, bir de dün aldığımız güzel kekten alıp otele döndük:) Şimdi saat 12’ye geliyor ve hala her yer patlıyor:)

Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler, haritalar, diğer yararlı şeyler... için buraya tıklayabilirsiniz:)

Wednesday, January 31, 2007

Hindistan 16: 20 Ekim 2006-Mumbai

Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler, haritalar, diğer yararlı şeyler... için buraya tıklayabilirsiniz:)
Hindistan’daki son durağımız olan Mumbai’ye geldik. Havaalanından çıkışımız, otele gidişimiz falan akşamı buldu, o yüzden sadece otelin çevresini ve yakındaki sahil yolunu görebildik ama gördüğümüz kadarıyla burası bayağı güzel bir yer. Sonunda şöyle babamın istediği gibi bir otele de denk geldik:) Ben Kalküta dışındaki bütün otelleri evdeyken internetten, Lonely Planet’tan falan bakarak seçmiştim. Mumbai’ye de en iyi olduğunu düşündüğüm oteli koymuştum ki Hindistan’dan ayrılışımız iyi bir otelden, güzel olsun:) Neyse ki otelle ve çevresiyle ilgili doğru düşünmüşüm. İkisi de çok iyi çıktı. Hele otelin yeri çok güzel:) Yanımızdaki bina Ambassador Oteli, karşımızda stadyum var, otelin üstünde bulunduğu yol Bağdat Caddesi gibi bir yer, sürekli hareketli, kafeler, restoranlar, dondurmacılar var, insanlar yürümeye geliyor ve Marine Drive, yani sahil şeridi de 100 metre ileride:) Bir otelin yeri ancak bu kadar iyi olur yani:) Neyse, önce Mumbai’ye gelişimizi falan anlatayım da otele de sonra gelirim.

Sabah 9 gibi kalktık. Eşyalarımızı topladık, hazırlandık. Az daha unutuyordum. Dün gece odada fare gördük:) Gece 3 civarında annem kalkın kalkın odada fare var diye bizi uyandırdı. Kalktık, yiyecekleri falan iyice sarmaladık. Neyse yiyecek çantamız kapalıymış, ona girmemiştir. Ama yine de bütün eşyaları bir araya topladık, fazla üstlerinde dolaşmasın diye. Sonra da oturduk beklemeye başladık:)Sonunda karşımızdaki koltuğun kenarından burnunu çıkardı:)Bizi görünce telaşa kapıldı, koşarak odanın öbür tarafına kaçmaya çalıştı, olmadı koltuğa geri döndü:) Küçücük de bir şey, korkudan ölecekti az daha. Kaç gündür sokaklarda dolaşırken görüyoruz aslında, kocaman sıçanlar var her yerde. Diğer şehirlerde de vardı, Kalküta’da da. Sonra maymunlar var. Bazı binaların duvarlarında, pencerelerinde dolaşıp duruyorlar. Neyse ki bize küçük bir fındık faresi düştü yani:) Kalküta’daki son gecemizde böyle de bir macera yaşadık:)

Sonra sabah 9’da kalktık. Giyindik, toplandık, taksiye binip havaalanına doğru yola çıktık. Trafik yine çok sıkışıktı. O yolu, o trafikle İstanbul’da gitseydik taksimetre herhalde 200 milyon falan yazardı, burada 7.5 YTL verdik:) Bizde taksi pahalı mıdır nedir:)

Yol bir saat sürüp, trafik de çok sıkışık olunca biz de bir sürü fotoğraf çektik arabanın trafiğe takıldığı yerlerde. İstanbul’a döndüğümde gözlerim çekikleşmiş olacak herhalde. Tam Japon’a döndük burada:) Her şeyin fotoğrafını çekiyoruz:) Ama bugün taksiden çektiklerim çok hoşuma gitti geçekten. Bir sürü renkli yerden geçtik. Meğer bizim otelin 100 metre ilerisi çöplükmüş:) Zaten Hindistan’da nereye gitsek böyle bir durum var. Bir yer temiz pak, yeni olabilir, ama elli adım sonrası mutlaka ya çöplük, ya karanlık bir sokak oluyor. Sonra 50 adım daha atıyorsunuz, yepyeni ışıklı bir bina. Biraz geçiyorsunuz, yine bir çöplük. Hep yan yana yani. Arada geçiş bölgesi gibi ikisinin arası bir kısım bile olmuyor. Burada da öyleymiş herhalde. Biz de yürüyüşe hep Park Street tarafından başlamıştık, orada yapacak şeyler de olduğu için. Otelin arkasındaki sokağa gitmemişiz. Gerçi iyi ki de gitmemişiz:) Gitsek aynen geri kaçarmışız:) Böyle taksiyle Japon Japon sokaklardan geçip oraları da görmüş olduk işte:)

Bir saat sonunda havaalanına ulaştık. Biletlerimizi gösterip içeri girdik. Burada adet böyle:) Uçak biletin yoksa parayla giriş bileti alıp, içeri öyle giriyorsun:) Girdik biz de, Jet Airways’e gittik. Baktık bizim uçaktan önce bir Mumbai uçağı daha var. Zaten bilet satan adam da söylemişti. Birkaç uçak var, siz gittiğiniz saate göre bileti değiştirir uçarsınız diye. Herhalde burada herkes böyle yapıyor. Görevli hemen biletlerimizi aldı, yakın saatteki uçakta yerlerimizi ayırıp biniş kartlarını verdi. Bu arada çantalarımızı da bagaja verdik:( Biz hep tek bir küçük çantayla geziyoruz. Böylece çantayı bagaja vermekten de kurtuluyoruz. Çantalar karışır, kaybolur, sonra uçaktan inince iki saat çantaların gelmesini beklemek var. Biz çantalarımızı alıp hemen çıkıp gidiyoruz uçaktan her zaman. Ama bu sefer yapamadık. El bagajı, kabin bagajı ayrımını kaldırmışlar burada. Terör saldırılarından sonra uçaklara hiçbir şey sokulmaz oldu ya, İngiliz ve Amerikan uçaklarında. Bunlar da onlara uymuş meğer. Elinizde tek parça bir çanta olacakmış, içinde hiç sıvı olmayacakmış, az bir şey diş macunu olabilirmiş.. Hayır tamam bir düzenleme yapmış olabilirler de, çantamızı ona göre hazırlamak için üç kere sorduk bilet satan adama. Kaç çanta alıyorsunuz, içine koyulan şeylerde bir sınırlama var mı falan diye. Habire nonono dedi durdu. Sınırlama varsa bilet almayacağımızı mı sandı nedir:) Söylese çantamızı ona göre hazırlar, öyle giderdik. Şimdi şampuanları atmak zorunda kaldık falan. Neyse ki çantaların başına bir şey gelmedi.

Çantalarımızı elimizden aldılar ama uçuş güzeldi bu arada:) Herkes çok güler yüzlüydü, sürekli bir şeyler getirdiler. O her yerde yediğimiz mercimek yemeğinin de en iyisini yedik yolda:) Gerçekten çok güzeldi. Nasıl yapıldığına göre bayağı değişiyormuş. Nereye gitsek bu yemeği veriyorlar. Ama bu Jet Airways’inki çok güzeldi. Eve gidince tarifini arayıp bulalım da biz de yaparız artık:)

Böyle yedire içire bizi saat dört buçukta Mumbai’ye indirdiler. Gittik heyecan içinde çantalarımızı karşıladık. Gelmişler neyse ki:) Tourist information’dan harita aldık, hangi otobüse bineceğimizi sorduk. Durakta bekleyip otobüse bindik ve ineceğimiz Flora Fountain durağına kadar 1 saat kalabalık sokaklarda gittik durduk. Geçtiğimiz bazı sokaklar gerçekten çok kalabalıktı. İnsanlar birbirini ezerek Diwali süsleri, fenerler alıyorlardı. Yarın Diwali. Yani Hindistan’ın en önemli festivallerinden biri. Mumbai de Diwali’nin hareketli geçtiği yerlerden biri. O kalabalık da herhalde son dakika bayram alışverişi yapanlardı:) Bir ara korktuk yoksa burada her yer böyle mi. Bizim gittiğimiz yer de böyle kalabalık mı olacak diye:) Ama neyse ki öyle değilmiş. Orası alışveriş bölgesiydi herhalde.

Flora Fountain’a gelince indik, bulduğumuz birine yolu sorduk, tam anlamadı, ama denize yakınmış falan deyince bize otelin olduğu caddeyi gösterdi. Saat 7’ye doğru otelimiz Chateau Windsor Otel'e ulaştık:)

Otel söylediğim gibi işte. Çok güzel:)Yani oda her zamanki gibi de, yeri çok iyi. Ama diğer kaldığımız otellere göre de pahalı tabii. 3 kişi bir gece Rs2900 veriyoruz. Delhi’de 2100, Jaipur’da 1900, Agra’da ve Varanasi’de de Rs500 vermiştik. Burası Hindistan’da kaldığımız en pahalı otel oldu yani. Ama çok mutluyuz:)

Odaya yerleşip biraz dinlendikten sonra çıktık otelden, deniz kenarına, Marine Drive’a yürüdük. Zaten hemen şurası:) Bir sürü insan deniz kenarında oturuyordu. Bazıları yürüyordu, bazıları da Diwali’yi erken başlatmış maytap patlatıyordu. Maytapların arasında oradan oraya kaçışmayalım diye Chowpatty Beach’e gidiyor mu diye sorup bir otobüse bindik. Benim evde yaptığım plana göre otele yerleştikten sonra çıkıp Marine Drive’da yürüyüp, Chowpatty Beach’i ve Malabar Hills’i görecektik. Malabar Hills’e gidemedik ama Marine Drive’la Chowpatty Beach’i görmüş olduk.

Forumlarda hep Hindistan’a gidiyorsanız plan yapmayın, nasılsa uygulayamazsınız, tadını kaçırırsınız falan yazıyordu. Ama bu seyahat bizim en planlı seyahatimiz oldu ve çok küçük değişiklikler yaparak ne düşündüysek yapabiliyoruz. İyi ki de plan yapmışız. Yoksa bu karmaşada nereden neye binilecek, nereye gidilecek, ne yapılacak derken hiçbir yeri göremeden dönerdik herhalde:)

Neyse:)Bizim Bebek’ten Sarıyer’e kadar olan caddeye benzeyen Marine Drive’da biraz yürüyüp, biraz da otobüsle giderek Chowpatty Beach’e ulaştık. Burası akşamüstleri ve geceleri çok canlı oluyor, insanlar buraya gelip oturuyor, dondurma falan yiyor, etrafa bakıyor diye okumuştum. Biz biraz geç gitmiş olduk ama yine de anlattıkları gibiydi. Aileler kuma serdikleri örtülerin üzerine oturmuş bir şeyler yiyip içiyor, gelen geçene bakıyordu. Çok kalabalık değildi ama hareketliydi. Bir ara iki adam yanımıza gelip kafa masajı ister misiniz dedi. Oraya sahile yatırmışlar insanları masaj yapıyorlardı. Biz istemedik tabii. Belli mi olur ne yapacakları:) Masaj yapıyorum derken bütün parasını çalarlar insanın. Zaten ortalık karanlık, kumlarda koşup adam mı kovalayacağız bir de:)

Chowpatty Beach’i de gördükten sonra yine maytap atan çocukların arasından geçerek Marine Drive’a döndük, biraz daha yürüdük. Bulunduğumuz yerden yukarı doğru çıkan yol Malabar Hills’e gidiyordu aslında, ama artık ona da yarın gideriz deyip taksiyle otelin olduğu caddeye döndük. Biraz da orada dolandık, kek falan aldık, otele döndük. Şimdi de televizyon seyredip çayla kekimizi yiyoruz:) Kek çok güzelmiş bu arada. Neyse:) Yarın Mumbai’yi gezmeye başlıyoruz. İyi uykular.

Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler, haritalar, diğer yararlı şeyler... için buraya tıklayabilirsiniz:)

Sunday, January 28, 2007

Hindistan 15: 19 Ekim 2006-Kalküta

Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler, haritalar, diğer yararlı şeyler... için buraya tıklayabilirsiniz:)

Bugün Kalküta’nın yağmuru ve trafiğinden ağzımızın payını aldık:)O nasıl bir trafik sıkışıklığı öyle anlamadım:) Neyse yağmuru ve trafiği birazdan anlatırım. Önce sabah yaptıklarımızı anlatayım.

Dün gittiğimiz Maidan bölgesiyle birlikte Kalküta’nın gezilecek yerlerini neredeyse bitirmiştik. Bir kaç tapınak vardı ama zaten her yer tapınak:)Hepsine girersek olmaz yani. Görelim dediğimiz sadece Howrah Bridge kalmıştı, bugün sabah da onu gördük işte, gezilecek yerleri bitirdik:)

Ben birkaç yerde Howrah köprüsünün fotoğrafını çekmek yasak, o yüzden bir kıyıdan diğerine geçen motorlara binin, hem köprüyü daha rahat görürsünüz falan diye yazılar okumuştum. Sabah da oteldeki adamlara motorlara binmek için nereye gidelim dedik. Millenium Park dediler, biz de bindik bir taksiye gittik. Burada rickshaw yok, böyle habire sarı kocaman taksilere biniliyor. Bu arada Millenium Park da gezilecek yerler arasında geçiyordu ama küçücük bir parkmış meğer:)Onu da motora giderken gördük böylece.

Kapıdan bilet aldık, iskeleye gittik, şaşkın bakışlarımız arasında tamamen insan dolu bir motor yaklaştı, insanlar kararlı adımlarla bizi ezip geçti ve motor da hemen gitti:) Birinci motoru kaçırdık yani:)Neyse ikinci de hemen arkadan geldi. Bu sefer geçtik en öne, insanlar iner inmez hemen bindik, oturduk. Herhalde o ilk gelen motor trenden falan, bir yerden inenleri taşıyordu, çünkü bizim bindiğimiz o kadar dolu gelmedi. Giderken de boştu neyse ki, oturabildik.

Motor kalktı, 20 dakika süren bir yolculuk sonunda bizi karşı kıyıya, Kalküta’ya gelirken indiğimiz Howrah Tren İstasyonu'nun önüne bıraktı. Biz de bu arada ünlü Howrah köprüsünün fotoğraflarını çektik. O uzaklıktan biraz küçük kaldı ama olsun artık:) Sonra bir ara ben kamerayı aldım, etrafı, köprüyü, motoru falan çekmeye başladım. Tabii hemen dibimden kameranın ekranına bakan adamla birlikte:)Burada kameraya çok garip bakıyorlar gerçekten:)Sanki ilk defa görüyorlarmış gibi. Neden anlayamadık. Çünkü burası aynı zamanda uluslararası şirketlerin, bilgisayar firmalarının ofisler açtığı, yerleştiği bir yer. Etrafta fazla elektronik eşya yok gerçi ama mesela bugün gazetede okuduk, kocaman bir elektronik marketi açılmış, her şey varmış falan. İnsanlar alıyor demek ki. Herhalde insanların gelirleri arasındaki farkla ilgili bir durum bu. Gelmeden önce biraz okumuştuk. Burada bir grup insan, bir şekilde yabancı bir şirkete girip, orada ilerleyerek, zenginleşiyormuş. Şirketler üst düzey çalışanları kendilerini bırakmasın diye onlara çok fazla maaş veriyormuş. Bu yine de onların kendi ülkelerinde verecekleri maaştan az oluyormuş ama buraya göre çok fazlaymış. Bu sistem burada o kadar önemli bir hal almış ki mesela mcdonalds’ta “kariyerinize burada bomba gibi bir başlangıç yapın” gibi ilanlar var:)Sonuçta hamburgerci işte diye düşünüyor insan. Ama uluslararası bir şirket, İngilizce iyice geliştirilebilecek, başarılı olunursa müdür falan olunabilir. Sonra diğer şirketlere geçiş kolaylaşacak. Gerçekten bomba gibi bir başlangıç olabilir yani. İşte toplumun bir bölümü, özellikle bilgisayar mühendisleri ve programcılar şartlarını gittikçe iyileştirirken geri kalanlar hayatlarına olduğu gibi devam ettiği için de insanlar çok farklı hayatlar yaşamaya başlamış. İngilizce konuşmak da bu farklılığın ortaya konmasının en önemli yollarından biri bu arada. Bir anda kendilerine bir hava verip, kaşlarını kaldırıp İngilizce konuşmaya başlıyorlar:) Çok garip geliyor insana. Karşısındaki de Hintli kendi de. Ama içinde bulunduğu ortama göre, mesela pahalı şeyler satılan bir alışveriş merkezinde, ya da uçağa binerken, ya da karşısındakine konumunu göstermek istediği herhangi bir anda İngilizce konuşmaya başlıyor:)Ben de kameradan girdim, bıdı bıdı İngilizce’ye gelmişim. Böyleyken böyle işte. Burada ayda 10 milyonla geçinen de var 100 milyarla geçinen de.

İşte adam kameranın ekranına baka baka Howrah İstasyonu tarafına geçtik. Çıktık etrafa bakındık, ama gezilecek bir yer gibi gelmedi. Döndük yine iskeleye. Bu sefer de başka bir yere giden bir motora bindik:) Yolda yağmur başladı yavaş yavaş. Zaten saati gelmişti. Burada galiba her gün 12-14 arası yağmur yağıyor:)En azından üç gündür böyle. Hava günlük güneşlikken bir anda kapatıyor, 1, 1.5 saat çok şiddetli yağmur yağıyor, sel bastıktan sonra da hava yine açıyor:) Herkes de alışmış.

Motordan indikten sonra bir taksiye binip BBD Bagh'a gittik. BBD Bagh anladığımız kadarıyla resmi binaların falan olduğu bir kısımmış. Tam emin de değilim aslında çünkü Kalküta’yı gelmeden önce çalışmamıştım:) Ama babam motorda giderken bir adamla konuşmuş, o da gidin deyince biz de taksiye binip BBD Bagh’a gittik. Yolda yağmur iyice hızlandı. Herkes otobüs duraklarının falan altına toplandı, beklemeye başladı. Taksiciye kafe, restoran falan dedik, yağmur geçene kadar oturup bekleyelim diye ama adam tamam deyip bizi de bir otobüs durağında bıraktı:)Burada adet böyle herhalde:)Zaten 3 gündür dolanıyoruz ortada, daha bizim Park Street’tekiler dışında da bir kafe görmedik.

45 dakika kadar durağın altında bekledikten sonra baktık yağmurda bir açılma yok, zar zor bir taksi daha bulduk, otelin oraya gitmeye çalıştık. Ama ne mümkün:)Trafiği unutmuşuz. 20 dakika da taksinin içinde egzoz dumanları arasında oturduktan sonra indik, yürüyerek durağa döndük:) O sırada neyse yağmur biter gibi oldu da çıktık ortaya. Yoksa daha bir 40 dakika beklerdik durakta. İnsan hiçbir yere gidemiyor. Oturacak yer de yok. Öyle ayakta dikiliyorsun, işte yağmur ne zaman geçerse:)

Ama yağmur geçince de istediğin yere gitmek yok:)Yağmur bitince çıktık, bir yoldan yürüyerek dolaşmaya başladık ve 20 adım sonra kaldırımda, su birikintileri, arabalar ve insanlar arasında sıkışıp kaldık:) Buradan yetkililere sesleniyorum, lütfen Kalküta’ya kat çıkın:P Başka çözüm yok herhalde. Yollarda arabalar su birikintilerine batmadan gitmeye çalışıyor, daha doğrusu duruyor. Kaldırımlar gidecekleri yere yürümeye karar vermiş insanlardan yürünmez hale gelmiş. E tabii bu insanların bir kısmı da yollara dökülmüş, nasılsa trafik işlemiyor, bari şuradan gideyim diye. Bu hengamede bazıları da hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam ediyor. Biri kaldırımda o kalabalığın orta yerinde durup tatlıcıdan tatlı alıyor, durup onu yiyor, öbürü yatmış, suların ortasında uyuyor, su neredeyse alıp götürecek haberi yok, öbürü yıkanıyor! Evet yıkanan da vardı:) Yağmur suları bütün caddeleri doldurunca bazı insanlar da sabunları, havlularıyla yol kenarına çıkıp bir güzel yıkanmaya başladı:) Gerçekten çok ilginçti. Bir anda gerçek mi değil mi belli olmayan garip bir dünyanın içinde kaldık. Uzun süre de çıkamadık. Çünkü beş dakika uzaklıktaki metro istasyonuna bu şartlar altında ancak 20 dakikada ulaşabildik:) Neyse ama böyle de bir şey görmüş olduk.

Ondan sonra da bindik metroya otelin oraya, Park Street’e gittik, biraz dükkanlarda dolandık, kitapçıdan kitap aldık ve şimdi de oteldeyiz. Bu arada bugünkü yağmur gerçekten şiddetliymiş meğer:) Haberlerde gösteriyorlar. O bizim durduğumuz otobüs durağının hemen yanındaki bir devlet binasını su basmış. Az daha televizyona çıkacakmışız yani:)

Neyse:)Kafamıza yağmuru da yedikten sonra Kalküta’yı da bitirmiş olduk böylece:) Yarın Mumbai’ye gidiyoruz. İyi uykular:)

Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler, haritalar, diğer yararlı şeyler... için buraya tıklayabilirsiniz:)

Saturday, January 27, 2007

Hindistan 14: 18 Ekim 2006-Kalküta

Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler, haritalar, diğer yararlı şeyler... için buraya tıklayabilirsiniz:)

Bugün sabahtan akşama kadar Kalküta sokaklarında yürüdük:) Hiç de öyle filmlerde, fotoğraflarda göründüğü gibi değilmiş. Hani İstanbul’a gelince de hep Eminönü, Sultanahmet dolaşır, buldukları her eski ya da işte onlara doğulu görünen şeyi çeker dönerler ya. Kalküta’ya da bunun aynısı olmuş herhalde. Gelmeden önce birkaç fotoğraf aramıştım. Fotoğraf sitelerine falan girip bakmıştım. Bütün Kalküta fotoğrafları yerde yatan zayıf insanlar, karanlık ve kalabalık dar sokaklar, yürüyerek araba çeken adamlarla doluydu. Bütün gün yürüdük işte. Tamam yani mesela Prag gibi değil burası da ama o fotoğraflardaki gibi de değil.

Dün trenle geçerken güneye gittikçe etrafın yeşillendiğini, geçtiğimiz yerlerin daha düzenli göründüğünü fark etmiştik. Burası da gerçekten daha düzenli ve şehir gibi. Belki de bugün gittiğimiz yerler böyledir bilmiyorum ama daha o fotoğraflardaki görüntüye rastlamadık. Kocaman kaldırımları olan caddeler, parklar geçtik hep. Tabii yerde yatan insanlar, dar sokaklar falan da vardı ama genel görüntü o değildi yani:)

Neyse:)Sabah önce Jet Airways’e gidip Mumbai’ye uçak biletlerimizi aldık. Daha doğrusu bana aldık, annemle babam da rezervasyon yaptırdı. Çünkü onların İstanbul’dan anlaşmalarla aldıkları bedava biletleri var, ama benim yok. Havayollarının çalışanları ve emeklileri için böyle anlaşmaları var. Size ve ailenize her sene bir dış hat bileti veriyor, ayrıca diğer havayollarıyla anlaşmalarına göre de aradaki mesafe hesaplanıp çok az bir ücret ödeyerek de gittiğiniz yerden diğer yerlere olan uçuşları kullanabiliyorsunuz. Ama bana artık bilet vermiyorlar:( Çünkü 25 yaşımı geçtim ve bedava bilet hakkım bitti. Eskiden evleninceye kadardı. Ben de evlenmem olur biter diye düşünmüştüm:)Ama sonra kısıtlandı işte:( Neyse. Sabah ilk iş gidip hemen bana da Mumbai bileti aldık. Uçak boşmuş, annemlere de rezervasyon yaptılar. Sonra para bozdurduk, bir internet kafeye gittik ve sonunda gezmeye başladık.

Zaten bizim otelin hemen yakınındaki Park Street ve çevresindeki caddeler de gezilecek yerler arasındaydı. Uzun süre bir araca da binmek gerekmeden dolaşabildik. Önce Park Street’te yürüdük. Burada birkaç dükkan var, onun dışında da kafeler, restoranlar, kitapçı gibi yerler var. Aslında kısa bir cadde burası. En fazla bir kilometredir herhalde, ama güzel bir yer. İnsan şuradan bir kitap alayım, şu kafede oturup okuyayım, sonra da şunda oturayım falan diye zamanını geçirebilir burada:)Yani bana öyle geldi bugün işte:)Bir de yağmur yağdı. Ben en çok yağmurlu havayı seviyorum. Burası da musonların geçmek bilmediği bir bölgeymiş. Hep yağmur hep yağmur yani:)Gelip uzun süre yaşanmaz da, sanki burada bir ay falan kalınabilir gibi. Ama tabii bir yere gitme telaşı falan yoksa. Trafik gerçekten çok kötü.

Neyse ki bugün gezdiğimiz yerlerde trafiğe girilecek bir durum yoktu, yavaş yavaş yürüyerek dolandık durduk. Park Street’in Chowringhee Road denen ve sürekli tıkanan caddeyle birleştiği yerden sağa dönünce Street Hawkers’ Market’e geliniyor. Burası da yine pek uzun olmayan bir kısım. Kitaplarda güzel ıvır zıvırlar satılır falan yazıyordu aslında. Biz de yaşasın sonunda ıvır zıvır satan bir yer bulduk diye koştuk:) Ama meğer ıvır zıvır dedikleri tezgahlarda satılan Çin’den gelen anahtarlık, çanta gibi şeylermiş. Hindistan’la hiç alakası olmayan şeyler yani. Bir de bir sürü korsan kitap. İnsan hiç olmazsa bir şeyin üstüne India, Kolkata falan bir şey yazar da buzdolabı süsü yapar satar. Her şey de Çin’den gelmez ki yani:) Neyse Street Hawkers’ Market’in de içinden geçip sağa döndük. Sudder Street denen yere geldik. Lonely Planet’ın haritasına göre burası Kalküta’daki çoğu ucuz otelin olduğu yermiş. Biz yürürken bir otele rastlamadık gerçi ama Lonely Planet öyle diyorsa öyledir herhalde:)Bu arada yolun orta yerinde üstü kapalı sahne gibi bir yer vardı. Girişinde de bir adam yatmış uyuyordu:) İçine girdik neymiş diye bakmaya. Meğer bu yaklaşan Diwali’de yapacakları törenler için hazırlanan sahnelerdenmiş. İçinde kağıt hamurundan yapılmış gibi görünen kocaman renkli heykeller vardı. Çok da bakamadık adam uyanır gibi oldu ama ilginç görünüyordu. Diwali sırasında biz Mumbai’de olacağız. O yüzden buradaki kutlamaları göremeyeceğiz ama buradaki etkinlikler de önemliymiş meğer. Neyse en azından hazırlıklara başladılarsa gitmeden önce kurulan sahneleri falan bir görürüz herhalde.

Sahnenin olduğu yerden yine sola döndük, tezgahların olduğu bir sokaktan geçerek New Market denen kapalı pazara geldik. Aslında et, çiçek, giyecek gibi kısımları olan bir kapalı Pazar yeri New Market, ama Kalküta’nın gezilecek yerleri arasındaydı, biz de gezdik:) Etçilerin olduğu kısım değişikti. Kargalar etlerin başında biri bir ucundan diğeri öbür ucundan tutmuş çekiştiriyorlardı:)

Neyse ki burada pek kırmızı et yenmiyor:)Mcdonalds’ta bile yok. Duvarda “mamullerimizde kırmızı et kullanılmamaktadır” yazıyor:) Et yemek istiyorsanız tavuk yiyebiliyorsunuz:)Zaten her şey veg ve nonveg olarak ayrılmış burada. Satılan her yiyeceğin üzerinde kırmızı ve yeşil noktalar var. Nokta yeşilse vejetaryen demek oluyor. Daha doğrusu vegan. Çünkü yeşil noktalıların içinde hiçbir hayvani gıda yok. Kırmızılılar da nonvegler. Yani vegan olmayanlar. Kullanılan yağ bile bitkisel olmasa nonveg oluyor. Bir kek gördük bugün mesela, kırmızı noktalıydı. Herhalde kullanılan yağdan olsa gerek.

New Market’i de gezmemiz bitince çıktık, yine Street Hawkers’ Market’e doğru yürüdük, çünkü orada bir metro girişi geçmiştik. Yolda eczane gibi bir dükkanın camlarında bir sürü ilan gördük. Chikungunya Test, Dengue Test diye. Özellikle Chikungunya gittikçe yayılıyor. Her gün haberlerde çıkıp nerede kaç kişi ölmüş, nerelerde yeni vakalar görülmüş gibi şeyler anlatıyorlar. Aslında Dengue her sene bu mevsimde olurmuş. Musonların bitişine doğru, ortalık hem nemli, su birikintileri çokken, hem de hava sıcakken hastalık yayılır, bir çok insan ölürmüş. Ama bu Chikungunya daha yeni bir şey sanırım. Yani birkaç senedir bu kadar ciddileşmiş. Zaten bir aşısı, ilacı falan da yokmuş. Yaşanan sorunlara göre tedavi uygulanıyormuş ama hastalık kendi kendine gerileyene kadar da aslında bir şey yapılamıyormuş. İyi ki bu cibinlikleri, sinek kovucu spreyleri almışız. Yoksa iki gün duramazdık Hindistan'da herhalde. Hastalanan insanlar yürüyemiyormuş bile. Ancak loş bir yerde öylece yatıyorlarmış:( Aslında düzenli olarak ilaç yapılsa falan sinek kalmaz diye düşünüyor insan ama demek ki olmuyor işte.

Metroya binip iki durak sonra Maidan’da indik. Victoria Memorial, Birla Planetarium ve bir de St Paul’s Cathedral, Maidan bölgesinde görünüyordu. Lonely Planet’ın kitabına göre. Bölgeyi doğru yazmış da gezilecek yerleri biraz abartmış sanki:) Katedral küçük, normal bir kiliseydi ve planetarium’un önünde de öğrenciler bekliyordu:)
Victoria Memorial’ın da bir bölümü kapalıydı, girmedik. Ama o bölgeyi de görmüş olduk işte:)Hatta bir de eylem gördük:)

Metrodan çıktık, şöyle bir etrafımıza bakındık ne tarafa gidelim diye. O sırada bir yerden müzik ve bir konuşma sesi gelmeye başladı. Bir baktık biraz ileride üzerinde TATA yazan kocaman bir binanın altında insanlar toplanmış eylem yapıyor. Jaipur’dayken televizyonda da görmüştük zaten, Kalküta’da Tata işçileri ve birileri arasında gerginlik yaşanıyor falan diye. Hatta bizim izlediğimiz haberde bir grup diğerine taşlarla sopalarla saldırmıştı. Tata yeni bir fabrika mı açacakmış, yoksa bir fabrikayı kapatıyor muymuş, öyle bir şey. Ünlü Tata protestosunu da gördük böylece:)Gerçi televizyona çıkmadı ama olsun:)

Baktık eylem sakin devam ediyor, yanlarındaki yoldan girip Victoria Memorial’la katedrale gideriz diye düşündük. Çünkü ikisi de olduğumuz yerden görünüyordu. Tam yürümeye başladık ki bir anda hava kapandı, yağmur başladı. Burada gerçekten çok şiddetli yağıyor yağmur. Damlalar insanın kafasını acıtıyor:) Koca koca damlalar düşmeye başlayınca elimizde kameramız hemen metroya kaçtık tabii. Zaten istasyonun içinde, her durakta hangi gezilecek yerlerin olduğunu anlatan bir poster vardı. Ona göre de bizim gideceğimiz yerler bir sonraki durakta görünüyordu. Bir durak daha gittik metroyla. Hem bu arada yağmur da biter belki diye. Çıktığımızda gerçekten bitmişti. Ama bir daha Victoria Memorial’ı bulmamız çok zor oldu:) Meğer bizim ilk indiğimiz durak doğru olanmış. Oradan devam etsek hemen ulaşacakmışız. Bu ikinci duraktan çıktıktan sonra bir saat sokaklarda döndük durduk.

Sonunda Katedrali bulduk, ama küçükmüş işte. Victoria Memorial’a girmedik. Planetarium da pek ilginç değil gibi geldi. Ama o sırada Güzel Sanatlar Akademisi’nde bir serginin açılışına rastladık. Onu gezdik biz de:) Varanasi fotoğrafları vardı. Hemen tanıdık:) Demek ki oranın da bir rengi, havası falan var, öyle bakınca hemen tanınan. Küba öyle ya mesela. Bir duvar fotoğrafı da olsa insan tahmin ediyor Küba olduğunu. Varanasi de öyle herhalde. Bir inekten hemen tanıdık:)

Sergi açılışımıza da katıldıktan sonra Maidan’dan bir taksiye binip Park Street’e döndük. Aslında oradan yine metroyla dönülebilirdi tabii de katedralle öbür binayı ararken çok yorulmuştuk, taksiye binelim dedik. Adam da bizi bir güzel kazıkladı:)Aslında itiraz ettik biraz da, fazla uğraşmamak için uzatmadık sonunda. Rs45 vereceğimize 60 verdik indik. O aslında önce 70 istiyordu. E nasıl hesapladın dedik. Çünkü taksimetrede 23 yazıyor. Tamam o 23’ü alıp bir şeylerle çarpa böle hesaplıyorlar asıl ücreti ama 23’ün de 70 olur bir hali yok:) 60 verdik indik. Sonra da nasıl hesaplandığını sorup öğrendik. 23 + 23’ün %90’ını vermemiz gerekirmiş. Bu da 44 ediyor. Neyse en azından şimdi öğrenmiş olduk. Yanımda Mumbai’deki taksimetreleri okumak için çizelge var da, burası için olanı bulamamıştım. Bulmak lazımmış:)

Taksiden inip ilk gün gittiğimiz Camac Street’teki büyük dükkana bakmaya gittik. Oradan defter, anahtarlık gibi ufak bir şeyler aldık. O sırada da fark ettik ki yukarıda market var. Hemen koştuk yukarı:)Kaç gündür Hindistan’dayız, bu daha bulduğumuz ilk market. Hep gidiyoruz küçük bir bakkala peynir diyoruz, ne varsa veriyor. Bisküvi diyoruz bir tane sizin için seçip veriyor:)İnsan şöyle kendi seçip de alamıyor hiçbir şeyi. O yüzden market bulunca çok sevindik. Rs500’lük alışveriş yaptık. Bu 500, Agra’daki otelin bir gece, 3 kişilik ücretiydi, o kadar çok şey aldık yani:)

Ondan sonra da park Street’in köşesindeki Fluffy’s adındaki kafeye gittik. The Marmara’nın altındaki kafe var ya. Onun gibi bir yerdi. Yani biraz daha küçüğü ama havası öyleydi işte. Biz de çay, kahve, pasta falan bir şeyler istedik. Hemen yanımızdaki camekanın içinden bir dilim pastayı alıp yanında kahveyle getirmeleri yarım saat aldı. Neyse geldi sonunda yedik, parayı ödeyip çıkmak istiyoruz. Bir yarım saat de fişi yazıp, elimizdeki parayı alıp, üstünü vermesi tuttu:) Gerçekten yavaştılar yani. Halbuki bu oturduğumuz yerin hemen karşısında tea house diye bir yer vardı. Hem camları daha genişti, dışarıya falan bakmak için, hem de insanlar orada daha canlı görünüyordu. Bilsek oraya giderdik ama işte bu daha temiz pak görününce buna girdik. Ne bilelim:)

Şimdi de Pushpak oteldeki kocaman odamızda film seyrediyoruz. Yarın da Kalküta’dayız. İyi uykular:)

Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler, haritalar, diğer yararlı şeyler... için buraya tıklayabilirsiniz:)

Thursday, January 25, 2007

Hindistan 13: 17 Ekim 2006-Kalküta

Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler, haritalar, diğer yararlı şeyler... için buraya tıklayabilirsiniz:)

Kalküta’dayız:)Bugün gezemedik, çünkü tren Kalküta’ya saat 15.00’te varabildi. Ama ben trenden başlayarak bugün yaptıklarımızı şöyle bir anlatayım. Gezilecek yerleri dolaşmaya yarın başlarız artık:)

Dün gece tren saat bire doğru geldi sonunda, bindik. Bir gittik yerimize ki iki kocaman adam bizim yataklara yayılmış, bir şeyler yiyip çöplerini de bir güzel yerlere saçmışlar. Neyse görevliyi çağırdık, o adamları başka bir yere gönderdi, bize de yeni çarşaf, yastık falan getirdi. Yerleştik yerlerimize uyuduk:)Sabah saat sekiz buçuk gibi trenin havalandırması çalışmaya başladı. Burada adet böyle. Uyanma saati gelince havalandırmaları insanın üstüne doğru çalıştırıveriyorlar, bu arada çaycılar da bağırarak dolaşmaya başlıyor. Herkes hemen uyanıyor tabii:)

Biz de uyandık, toparlandık, görevli hemen çarşafları falan topladı, tren bir gündüz havasına girdi:)Bu arada babamın yattığı yerdeki diğer yolcular da gitmiş. Kalktık oraya taşındık hemen. Zaten herkes sürekli hareket halinde. Güzel bir yer boşaldı mı hemen birileri koşup oturuyor. Biz de bu boşalan yere yayıldık işte, kapıdaki perdeleri de kapadık oturduk:) Bir ara bir adam gelip yemek ister misiniz dedi. İstedik. Bir süre sonra şu yandaki çok acı ve biraz daha az acı yemek, pilav ve chapati denen hamurdan oluşan yemek geldi:)O resimdeki sarı yemek, yani mercimek yemeği, sanırım en sevdikleri, ya da en kolay yapılan yemek, çünkü nereye gitsek onu veriyorlar:)Trendeki de fena değildi ama mesela Delhi’deki müzede yediğimiz daha lezzetliydi. Aslında bayağı güzel bir yemek. Bazen biraz fazla acılı oluyor ama işte tuzsuz ve yağsız pilavla karıştırıp acısını hafifletince iyi oluyor.

Yemeğimizi de yedik, tam şöyle üstüne çayla kahve arası içeceğimizi içerken duvardan sen bir hamamböceği geç:) Sonra bir tane daha. Sonra bir daha:) Gördüğümüz üç taneyi yakaladık neyse ki attık ama herhalde trendeki üç böceğin üçü de bize gelmiş olamaz:)Herhalde daha çok vardı onlardan ama baktık yapacak bir şey yok oturduk yine yerlerimize:) Ama neyse ki dün gece görmemişiz bunları yoksa ben çoktan çıkmıştım trenin tepesine:)Zaten öyle tren tepesinde giden bir sürü de insan var. Birlikte tıngır mıngır giderdik:)

Neyse böcekleri gördüğümüzde 15 saatlik yolculuğun 12 saati bitmiş, artık Kalküta’ya yaklaşmıştık da olay fazla büyümeden oturabildik. Bu arada tren güneye indikçe, camdan baktıkça gördüğümüz görüntü de değişmeye başladı. Yeşil alanlar, ağaçlar geçmeye başladık mesela. Halbuki kuzey kısımlar tamamen kahverengi, sarı renklerdeydi. Pek ağaç da yoktu tabii. Bir de güneye indikçe trenin durduğu istasyonlar da farklı görünmeye başladı. Kalküta’ya yaklaştıkça daha yeni, düzenli gibi görünen istasyonlar geçmeye başladık. Bir sürü de fabrika geçtik bu arada. Yani güneye gittikçe çevre değişmeye başladı. Hamamböceği savaşlarından çıkıp başımızı şöyle bir cama kaldırdığımızda bir anda sanki Afrika’ya gelmişiz gibi geldi:) Herhalde renkler benziyordu.

Neyse saat 15.00 gibi Kalküta’ya vardık. Trenin hemen yanında bir polis durmuş insanları sıraya sokuyordu. Bu herhalde Hindistan’da gördüğümüz ilk sıra olma olayıydı:) Daha önce ilk gelen binip gidiyordu:) Burası kuzeyden oldukça farklı herhalde. Daha pek çevreyi göremedik tabii ama işte şimdilik böyle gibi görünüyor. Zaten istasyondan şehre gidene kadar yollardaki görüntü de farklıydı. Bir kere burada trafik ışıkları var:)Tabii Delhi’de falan da vardı ışık, ama burada sanki daha çok uyuluyor gibi. Bir de burada pek rickshaw yok. Onların yerine kocaman sarı taksiler doldurmuşlar sokaklara. E hem trafik ışıkları, hem koca taksiler, hem otobüsler, trafik iptal olmuş tabii. Kısacık yolu bir saatte gidebildik trafik yüzünden. Hani bazen yabancı mimarlar şehir planlamacılar falan gelip İstanbul’un hiçbir yerine dokunmayın, kendine has bir dengesi var, bir şeyi düzenlerseniz her şey çöker falan diyor ya, burada aynen böyle olmuş işte:)Sorunları halletmek için kendi halinde ihtiyaca göre gelişmiş şeyleri düzenleyip kaldırmışlar burada. Her yere istediği gibi girebilen rickshawlar yok, insanlar her yerde yürümesin diye parmaklıklar yapmışlar(ama onlar yürüyor yine de tabii:)), ışıklar çalışıyor, yollarda polisler kurallara uyulmasını sağlamaya çalışıyor, kaldırımlar var.. Ve trafik çökmüş:) Sanki Kalküta’ya kat çıksalar ancak çözülür bu trafik sorunu gibi görünüyor:) Bir de yağmur yağıyormuş habire. Biz geldiğimizde de biraz yağıyordu ama pek her yer sırılsıklam değildi. Bakalım yarın falan yine yağarsa görürüz, yağmurda nasıl oluyor, ben de yazarım:)

Neyse trafiğin içinden zar zor çıkıp gitmek istediğimiz yerin olduğu Park Street’e geldik. Aslında gideceğimiz bir otel yoktu. Kalküta’ya gelmeye son anda karar verdiğimiz için plan yapıp bir otel seçmemiştik. Trende Lonely Planet’ı açtık, alışveriş merkezi olduğunu düşündüğümüz bir yeri seçtik. Böylece Kalküta’nın yeni bir kısmına gitmiş oluruz, orada çıkar dolanır bir otel buluruz diye düşündük. Hatta seçtiğimiz yerin yanında pizza hut da vardı:) Orada da yemek yeriz çok güzel olur falan diye düşünerek haritadan bulduğumuz yeri(Planet M), istasyon dışındaki prepaid taxi standındaki adama söyledik. O da baktı baktı, kağıda Park Street yazdı, Rs80’imizi aldı, bizi bir taksiye gönderdi.

Taksici trafiğin içinden kurtulup Park Street’e vardı tamam da bizim gideceğimiz Planet M’i bir türlü bulamıyor. İnip insanlara soruyoruz, bir yerler gösteriyorlar, gidiyoruz yok. En son annem gidip bir kıza sordu. O da telefonla arkadaşını arayıp Planet M’in yerini öğrendi. Kaç gündür ilk defa biri bize karşılığında bir şey istemeden yardım etti, çok sevindik:)Neyse kızın yaptığı tarife göre gittik ki meğer Planet M küçük bir müzik dükkanıymış:)Lonely Planet ne diye koymuş onu kitabına bilmiyoruz:)Hemen arkasında iki küçük alışveriş merkezi var mesela, shopping kısmına onları yazsa daha iyi olurmuş. En azında kolay bulunurdu:)Neyse işte Park Street’te üç tur döndükten sonra hemen yandaki Camac Street'e girdik, biraz ilerleyince solda Westside ve Pantaloons diye iki büyük mağaza gördük. Kızın tarifine göre burada olmalıydı. Kapıdaki görevlilere de sorup taksiden indik. Planet M’e şöyle bir bakıp koşarak yandaki pizza hut’a gittik, oturduk:)

Yemeklerimizi yedik, kaç saat trende oturmuşuz, oradan çıkıp trafikte çırpınmışız, şöyle bir kendimize gelelim diye bir çay kahve içtik:) Bu arada günlerdir üstümüzdeki uzun kollu, çizgili kumaştan Hindistan üniformalarımız burada biraz garip kaldı galiba. Yemekten sonra şöyle etrafımıza bir baktık, burada herkes kot, tshirt falan giymiş. Öyle kumaşlara sarınıp çıkan pek yok. Birkaç tane sarili kız vardı ama onlar da sanki dükkanlardan alınmış, şık olsun diye giyilmiş şeylere benziyordu. Genelde hep kısa kollu tshirtler giyiyor insanlar burada. Ama sivrisinekler hala her yerde. Bir sürü insan da Chikungunya’dan ölüyor. Yine en iyisi bizim gömleklerimiz herhalde. Hem hafif, hem ince, hem de sinekleri geçirmiyor:)

Neyse işte çaylarımızı içerken bir yandan da açtık yine Lonely Planet’ı yakında hangi oteller var diye bir baktık. YWCA yakın görünüyordu. YWCA, YMCA'in kadınlar için olanı, yani adında kadın geçeni işte. YMCAler de hep çok temiz, düzgün falan olur ya, bu da iyi olur diye düşündük. Yol sora sora oteli bulduk. Tam Park Street’in üstündeydi, yeri çok iyiydi. Ama odalara bir çıktık ki yatakların üstünde neredeyse kirden bir insan oluşmuş:)Oda fiyatı kaldığımız bir çok otelden fazla ama odada banyo ve tuvalet yok. Banyoda sıcak su yok… Çarşafları değiştirttik, hadi bu gecelik kalalım da yarın sabah yeni otel buluruz dedik. Telefonu şarj etmek için fişe taktık ki o da çalışmıyor. Müdürün odasına indik nedenini sormaya, adam "yaa evet, bir sorun var, hiçbir priz çalışmıyor dedi":) Müdürün odasındaki prizler bile çalışmıyordu:)Belki yemekhanedeki çalışırmış:)

Aynen kendimizi sokağa attık tabii:)
Bir çok otelin olduğu söylenen Sudder Street’e doğru yürüdük. Yine Park Street’e yakın Pushpak diye bir otel bulduk. Şimdi oradayız:)YWCA’den biraz daha pahalı ama en azından daha önce kaldığımız oteller gibi. Oda geniş, banyosu, tuvaleti, havalandırması falan var. Kablolu televizyon var. Gayet güzel yani. YWCA’den iyi ki kaçmışız:)

Otele yerleştikten sonra etrafta ne var ne yok diye bakmaya dışarı çıktık. Bir saat falan önce. Ama biz çıktıktan biraz sonra dükkanlar kapandı. Saat dokuz olduğunda açık dükkan kalmamıştı. Demek ki burada böyle erkenden evlerine çekiliyor insanlar. Biz de otelimize çekildik işte:) Yarın erkenden çıkar gezmeye başlarız.

İyi uykular:)

Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler, haritalar, diğer yararlı şeyler... için buraya tıklayabilirsiniz:)

Tuesday, January 23, 2007

Hindistan 12: 16 Ekim 2006-Varanasi

Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler, haritalar, diğer yararlı şeyler... için buraya tıklayabilirsiniz:)

For your kind attention please. Train number 2332… is now late and expected to arrive at 12.25am.

Akşam saat sekiz buçuktan beri bu anonsun çeşitli versiyonlarını dinliyoruz ve trenimiz hala gelmedi:(Aslında tren saat 21.20’deydi. Biz de sekiz gibi otelden çıktık, rickshawla istasyona geldik. Trenin hangi platformdan kalkacağını görevlilere sorduk. Önceden belli olmazmış, kalkışına 15 dakika kala anons yapılırmış falan. Tabii biliyorlar buraya tren falan gelmediğini:)Kalkışa 15 dakika kala baktık anons falan yapılmıyor, yine bir görevli bulup nereye gitmemiz gerektiğini sorduk ve sonunda trenin platform 4’ten kalkacağını öğrenebildik. Bizim tren genelde 4’ten kalkarmış:) Gittik dörde koştura koştura, trenimize binip uyuyacağız, sabah da Kalküta’da olacağız diye:)İşte o saatten beri de burada, platform 4’ün çevresindeki çeşitli oturma yerlerinde oturuyoruz, daha gelen giden yok. Doğru düzgün bir oturma yeri de yok bir şey değil. Yani var da bütün trenler rötar yaptığı için hepsi dolu tabii.

İlk başta bir banka dizilmiş oturuyorduk. Sonra istasyon restoranına gittik, çay kahve içer oyalanırız diye. O da biz gittikten 10 dakika sonra kapandı:)Bu arada bizim bank kapılmıştı tabii. Biz de arkadaki boş platforma geldik. Şimdi bir grup sarhoş adam, yerde uyuyan polis amca ve treni bizim gibi geciken birkaç yolcuyla birlikte arka platformda bekliyoruz:) Sürekli de anons yapıyorlar, bir gelişme oldu diye insan seviniyor. Neyse ben bugün yaptıklarımızı anlatayım, bu arada tren de gelir herhalde:)

Sabah beş buçukta kalkıp Harischandra Ghat’ın önüne Ganj kıyısına indik. Bu arada dün öğrendik ki Harischandra Ghat, ölülerin yakıldığı ghatlardan biriymiş. Hem odunla hem de elektrikli fırınlarda yakıyorlarmış ölüleri. Odunla, geleneksel şekilde yakmak daha pahalıymış, ama herkesin o kadar parası olmadığı için bir sürü insan da makinelerde yakılıyormuş. İlk geldiğimiz gün de, dün de, bu ghatın önünden geçerken yerde tahtalar arasında üstü kumaşlarla kaplı bir ceset görmüştük. Döndüğümüzde biri yanmış gitmişti, diğeri de hala yanıyordu. Bu yanma işlemi sırasında genellikle ölen kişinin yakınları da başında bekliyor, ve ceset tamamen yandıktan sonra külleri Ganj’a atılıyormuş. Ama bu elektrikli yakma işi çıktıktan sonra bazen bazı parçaların tam olarak yakılamadığı da olmaya başlamış. Bazen bir parça da küllerle birlikte suya atılabiliyormuş! Neyse ki bize rastlamadı:)Bir de eğer ölen kişi hamileyse, ya da işte şimdi tam hatırlamıyorum ama yılan falan sokmuşsa galiba, ayağına bir taş bağlayıp Ganj’ın ortasına öylece bırakıyorlarmış. Bu son yazdığımı National Geographic’te duymuştum, yani biz orada böyle bir şey görmedik. Ama koskoca kanal da uydurmamıştır herhalde:) Bütün bu ölüleri Ganj’a atma olayı da onların ruhlarını özgürleştirmek içinmiş. Ganj kutsal olduğu için ölüm ve yeniden doğma döngüsü içinde kısılıp kalmış insanların ruhları, külleri buraya atılırsa özgürleşebilirmiş. Bu yüzden de insanlar ya ölülerini burada yakıyor ya da yaktıktan sonra küllerini buraya getirip Ganj’a atıyormuş. Hatta bazı insanlar öldüklerinde burada yakılmak için ölmeyi beklemeye Varanasi’ye geliyormuş.

Bizim otelin çok yakınındaki Harischandra Ghat da bu yakma işleminin yapıldığı yerlerden biriymiş. Ama tabii bu ölme ve ölüyü yakma işlemi gayet normal karşılandığı için, orada ölü yakılıyor olması buranın aynı zamanda çocukların uçurtma uçurduğu, insanların yıkandığı, çamaşır yıkadığı, ibadet ettiği ya da işte ne istiyorsa onu yaptığı bir yer olmasını engellemiyor. Tabii turistik etkinlikler de tüm hızıyla sürüyor. Kayıkçılar hellohello diye size doğru koşuyor:)

Sabah biz de fazla yürümeden bir kayıkçıyla 3 kişi 2 saat toplam Rs100’e anlaştık ve sabah pujası turumuza çıktık. Dün kayığın içinde sadece oturmak için 100 vermiştik, şimdi 60 yaşında adam biz etrafa bakalım diye 1 saat kürek çekecek yine 100 istiyorlar. Ama o dünkü adam kayığın esas sahibiydi galiba. Bugünkü adam birisi için çalışıyordu. Zaten parayı da daha yola çıkmadan o adam aldı. Biz de bizi dolaştıran adama da inerken ayrıca para verdik bizi dolaştırdı diye.

Hatta dolaştırırken etraftaki binaları, insanları falan da anlattı. Gezinin bir kısmını aşağı koyuyorum, ama aslında daha uzun tabii. 1 saat dolaştık işte. Harischandra Ghat’tan Dasaswamedh’e, oradan da daha ileriye kadar gidip geri döndük. Bu arada da bir sürü ilginç şey gördük yine.


İnsanlar sabah kalkar kalkmaz Ganj kıyısına geldi ve dua etmeye, yıkanmaya, çamaşır yıkamaya, meditasyon yapmaya, insanlarla konuşmaya ve hatta yüzmeye başladılar. Özellikle bu yüzme kısmı gerçekten ilginçti. Beş dakika önce birinin külleri atılmış o suya, belki içinde ceset parçaları var. Hadi onu da bırak bir de fabrikalar yüzünden kirlilik oluyormuş suda. Nasıl girip de öyle rahat rahat yüzüyorlar. İnsan bir kere girer ondan sonra da gider ancak hastanede yatar diye düşünüyor, ama adamlar her gün gelip bu suya giriyorlar. Mesela bizim kayıkçı bizi gezdirdikten hemen sonra gitti yıkandı, duasını da etti çıktı. Bir de dua ederken o suyu içenler var. Gerçi bizim gördüklerimiz sadece ağzına doğru götürüyor gibiydi ama içenler de varmış Ganj’ın suyunu. Zaten yıkanmak için de Ganj’a geliyorlar. Burada yıkanınca günahlarından arındıklarına inanıyorlar. Bayağı sabunla falan arınıyorlardı bir güzel:) Bir yandan da konuşup eğleniyor bazıları. Bir grup vardı mesela, içlerinde bir kadın vardı, o kadar içten gülüyordu ki hah hah haaa diye:)

Bir de çamaşır yıkayanlar var tabii. Saat yedi gibi, yıkanan ve dua edenler biraz azalınca daha çok meditasyon yapan insanlar ve çamaşır yıkayanlar kaldı Ganj’da. Herhalde otellerin falan çamaşırlarıydı yıkadıkları. Bir güzel yıkadılar sabunlayıp, taşlara vurarak, sonra da kurusun diye etrafa yaydılar:) Zaten biz de diyorduk, bu bizim otelin çarşaflarında bir koku var yosun gibi ama nedir nedir:)Şimdi anlaşıldı:) Bir de meditasyon yapanlardan söz edip bu sabah pujasını geçeyim. Şimdi, tapınaklardan çıkan bazı turuncu ya da beyaz giysili keşişler bir taşın üstüne oturmuş, dönmüş Ganj’a meditasyon yapıyordu. Onlar yapacak tabii bunda bir şey yok da esas ilginç olan onların etrafındaki fotoğrafçılardı:) Hele bir adamın başındakiler çok komikti. Adamcağız orada bağdaş kurmuş oturmuş kendinden geçmiş, etrafında da 6 tane fotoğrafçı dönüp duruyor:)Ama neredeyse değecekler adama, o kadar yakından çekiyorlar. Tabii adam duymuyor ya bunları, fırsattan istifade vızır vızır dönüp duruyorlar:)Ben de onların fotoğrafını çektim kayıkla geçerken:) Biri görüp el salladı:)

Sabah Pujası kayık gezimiz de işte böyle geçti. Gerçekten çok güzeldi. Siz kayıkla kıyı boyunca gidiyorsunuz, karşınızda yıkananlar, dua edenler, herkes kendi aleminde. Önceleri fotoğraf çekerken biraz çekiniyor insan, rahatsız edecek diye. Ama sonra herkesin aynı durumda olduğunu ve insanların da pek aldırmadığını görünce rahatlıyor. Aslında çok garip tabii. Hayatlarına normal bir şekilde devam eden insanları görmek için kayığa biniliyor, hepsi başka bir şey yapan bu insanların önünde bir sağa bir sola gidiliyor. Onlar da sanki herkes gelmiş onlara bakmıyormuş gibi ne yapıyorlarsa devam ediyorlar. Biraz garip işte:)

Bu arada Varanasi’nin nehirden görüntüsü de çok güzel. Bir sürü güzel büyük bina yapılmış kıyı boyunca. Bizim kayıkçının söylediğine göre çoğu farklı yerlerin maharajalarınınmış. Ama eski, değişik binalar hepsi. Bir de hafif bir sis basıp, kayıklar, renkli insanlar görüntüye katılınca gerçekten çok güzel bir görüntü ortaya çıktı. Kayık turu Varanasi’nin en önemli turistik etkinliği ama öyle olmayı da hak ediyor yani:)

Neyse:)Ganj turumuzdan sonra biraz da kayıktan indiğimiz yerde dolandık. Bir adam etrafına birilerini toplamış büyü gibi bir şeyler yapıyordu. Bazı insanlar hemen yukarıdaki tapınağa giriyordu, bazıları yıkanmaya devam ediyordu, bazıları dua ediyordu. Kayıktan görülen manzara kadar kıyı da ilginçti yani. Bir de insanlar turistlere o kadar alışmış ki dönüp bakmıyorlar bile, sanki siz orada yokmuşsunuz gibi davranıyorlar. Siz de sanki görünmez olup bir belgeselin içine girmiş gibi hissediyorsunuz. En azından ben öyle hissettim bugün:)

Belgeselin içinde biraz daha dolandık, ama sabah beşte kalktığımız için belgesel yavaş yavaş rüyaya dönüşmeye başladı:) Biz de biraz uyumak için otele döndük.

Öğlene kadar uyuduk ve Varanasi’deki son saatlerimizde yapacak bir şeyler bulmaya dışarı çıktık. Babam bir rickshawcuya şehrin yeni kısmına gitmek istediğini söyledi, ama adamlara bir türlü derdimizi anlatamadık. Belki de burada bir yeni kısım yoktur:)Neyse sonunda adamlardan biri zamanınız varsa Sarnath’a gidin dedi. Daha saat birdi. Tren de dokuz buçukta olduğu için bir sürü zamanımız vardı. Tamam dedik, bindik rickshawa Sarnath’a gittik.

Sarnath, Varanasi’nin biraz dışında küçük bir yer. En önemli özelliği de Budizm’in doğduğu yer olarak kabul edilmesi. Buda ilk vaazını burada vermiş ve ardından da buraya bir çok Budist tapınağı yapılmış. Bugün artık Budistlerin hacı olmak için geldiği bir yer olmuş. Biz gezerken de Sri Lanka’dan gelmiş bir grup, hacı oluyordu. Ortadaki bir yeşilliğe halılar serildi. Onların üstüne oturup bir kişinin konuşmasını dinlediler. Biz o sırada rickshawcuyla bir saat bekleyecek diye anlaştığımız için çıkmak zorunda kaldık, ama onlar biz çıkarken devam ediyordu. Budist hacısı da olduk işte:)

Hacı oluşumuzun ardından bindik yine rickshawumuza, Varanasi’ye döndük. Babam otele biz de annemle Dasaswamedh’in arkasındaki hediyelik eşyalara bakmaya gittik, bir şeyler bulur da alırız diye. Çok fazla şey yoktu ama yine de Delhi, Jaipur ve Agra’dan iyiydi:) İnsan bir şeyler götürmek istiyor evine. Ama işte böyle küçük, ucuz ama gittiğin yeri hatırlatacak bir şeyler. Bunlar da illa tutturmuş mermerden boyunuz kadar heykel alın, biz evinize yollarız, yok ipek halı verelim, yok bilmem ne:) Şöyle ufak tefek bir şeyler bulamıyor insan. Yine burası daha iyiydi tabii. En azından tezgahlarda değişik bir şeyler bulup alabildik. Bir de bilezik hediye edildi bize:) Çok mutluyuz:)

Şimdi de istasyonda tren bekliyoruz işte. Üç Budist hacısı olarak şu başımıza gelene bak:)Neyse saat 12’ye yaklaşıyor, birazdan gelir artık tren herhalde. Biz de yerleşir uyuruz.

Yarın Kalküta’dayız. İyi uykular:)

Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler, haritalar, diğer yararlı şeyler... için buraya tıklayabilirsiniz:)