Saturday, January 27, 2007

Hindistan 14: 18 Ekim 2006-Kalküta

Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler, haritalar, diğer yararlı şeyler... için buraya tıklayabilirsiniz:)

Bugün sabahtan akşama kadar Kalküta sokaklarında yürüdük:) Hiç de öyle filmlerde, fotoğraflarda göründüğü gibi değilmiş. Hani İstanbul’a gelince de hep Eminönü, Sultanahmet dolaşır, buldukları her eski ya da işte onlara doğulu görünen şeyi çeker dönerler ya. Kalküta’ya da bunun aynısı olmuş herhalde. Gelmeden önce birkaç fotoğraf aramıştım. Fotoğraf sitelerine falan girip bakmıştım. Bütün Kalküta fotoğrafları yerde yatan zayıf insanlar, karanlık ve kalabalık dar sokaklar, yürüyerek araba çeken adamlarla doluydu. Bütün gün yürüdük işte. Tamam yani mesela Prag gibi değil burası da ama o fotoğraflardaki gibi de değil.

Dün trenle geçerken güneye gittikçe etrafın yeşillendiğini, geçtiğimiz yerlerin daha düzenli göründüğünü fark etmiştik. Burası da gerçekten daha düzenli ve şehir gibi. Belki de bugün gittiğimiz yerler böyledir bilmiyorum ama daha o fotoğraflardaki görüntüye rastlamadık. Kocaman kaldırımları olan caddeler, parklar geçtik hep. Tabii yerde yatan insanlar, dar sokaklar falan da vardı ama genel görüntü o değildi yani:)

Neyse:)Sabah önce Jet Airways’e gidip Mumbai’ye uçak biletlerimizi aldık. Daha doğrusu bana aldık, annemle babam da rezervasyon yaptırdı. Çünkü onların İstanbul’dan anlaşmalarla aldıkları bedava biletleri var, ama benim yok. Havayollarının çalışanları ve emeklileri için böyle anlaşmaları var. Size ve ailenize her sene bir dış hat bileti veriyor, ayrıca diğer havayollarıyla anlaşmalarına göre de aradaki mesafe hesaplanıp çok az bir ücret ödeyerek de gittiğiniz yerden diğer yerlere olan uçuşları kullanabiliyorsunuz. Ama bana artık bilet vermiyorlar:( Çünkü 25 yaşımı geçtim ve bedava bilet hakkım bitti. Eskiden evleninceye kadardı. Ben de evlenmem olur biter diye düşünmüştüm:)Ama sonra kısıtlandı işte:( Neyse. Sabah ilk iş gidip hemen bana da Mumbai bileti aldık. Uçak boşmuş, annemlere de rezervasyon yaptılar. Sonra para bozdurduk, bir internet kafeye gittik ve sonunda gezmeye başladık.

Zaten bizim otelin hemen yakınındaki Park Street ve çevresindeki caddeler de gezilecek yerler arasındaydı. Uzun süre bir araca da binmek gerekmeden dolaşabildik. Önce Park Street’te yürüdük. Burada birkaç dükkan var, onun dışında da kafeler, restoranlar, kitapçı gibi yerler var. Aslında kısa bir cadde burası. En fazla bir kilometredir herhalde, ama güzel bir yer. İnsan şuradan bir kitap alayım, şu kafede oturup okuyayım, sonra da şunda oturayım falan diye zamanını geçirebilir burada:)Yani bana öyle geldi bugün işte:)Bir de yağmur yağdı. Ben en çok yağmurlu havayı seviyorum. Burası da musonların geçmek bilmediği bir bölgeymiş. Hep yağmur hep yağmur yani:)Gelip uzun süre yaşanmaz da, sanki burada bir ay falan kalınabilir gibi. Ama tabii bir yere gitme telaşı falan yoksa. Trafik gerçekten çok kötü.

Neyse ki bugün gezdiğimiz yerlerde trafiğe girilecek bir durum yoktu, yavaş yavaş yürüyerek dolandık durduk. Park Street’in Chowringhee Road denen ve sürekli tıkanan caddeyle birleştiği yerden sağa dönünce Street Hawkers’ Market’e geliniyor. Burası da yine pek uzun olmayan bir kısım. Kitaplarda güzel ıvır zıvırlar satılır falan yazıyordu aslında. Biz de yaşasın sonunda ıvır zıvır satan bir yer bulduk diye koştuk:) Ama meğer ıvır zıvır dedikleri tezgahlarda satılan Çin’den gelen anahtarlık, çanta gibi şeylermiş. Hindistan’la hiç alakası olmayan şeyler yani. Bir de bir sürü korsan kitap. İnsan hiç olmazsa bir şeyin üstüne India, Kolkata falan bir şey yazar da buzdolabı süsü yapar satar. Her şey de Çin’den gelmez ki yani:) Neyse Street Hawkers’ Market’in de içinden geçip sağa döndük. Sudder Street denen yere geldik. Lonely Planet’ın haritasına göre burası Kalküta’daki çoğu ucuz otelin olduğu yermiş. Biz yürürken bir otele rastlamadık gerçi ama Lonely Planet öyle diyorsa öyledir herhalde:)Bu arada yolun orta yerinde üstü kapalı sahne gibi bir yer vardı. Girişinde de bir adam yatmış uyuyordu:) İçine girdik neymiş diye bakmaya. Meğer bu yaklaşan Diwali’de yapacakları törenler için hazırlanan sahnelerdenmiş. İçinde kağıt hamurundan yapılmış gibi görünen kocaman renkli heykeller vardı. Çok da bakamadık adam uyanır gibi oldu ama ilginç görünüyordu. Diwali sırasında biz Mumbai’de olacağız. O yüzden buradaki kutlamaları göremeyeceğiz ama buradaki etkinlikler de önemliymiş meğer. Neyse en azından hazırlıklara başladılarsa gitmeden önce kurulan sahneleri falan bir görürüz herhalde.

Sahnenin olduğu yerden yine sola döndük, tezgahların olduğu bir sokaktan geçerek New Market denen kapalı pazara geldik. Aslında et, çiçek, giyecek gibi kısımları olan bir kapalı Pazar yeri New Market, ama Kalküta’nın gezilecek yerleri arasındaydı, biz de gezdik:) Etçilerin olduğu kısım değişikti. Kargalar etlerin başında biri bir ucundan diğeri öbür ucundan tutmuş çekiştiriyorlardı:)

Neyse ki burada pek kırmızı et yenmiyor:)Mcdonalds’ta bile yok. Duvarda “mamullerimizde kırmızı et kullanılmamaktadır” yazıyor:) Et yemek istiyorsanız tavuk yiyebiliyorsunuz:)Zaten her şey veg ve nonveg olarak ayrılmış burada. Satılan her yiyeceğin üzerinde kırmızı ve yeşil noktalar var. Nokta yeşilse vejetaryen demek oluyor. Daha doğrusu vegan. Çünkü yeşil noktalıların içinde hiçbir hayvani gıda yok. Kırmızılılar da nonvegler. Yani vegan olmayanlar. Kullanılan yağ bile bitkisel olmasa nonveg oluyor. Bir kek gördük bugün mesela, kırmızı noktalıydı. Herhalde kullanılan yağdan olsa gerek.

New Market’i de gezmemiz bitince çıktık, yine Street Hawkers’ Market’e doğru yürüdük, çünkü orada bir metro girişi geçmiştik. Yolda eczane gibi bir dükkanın camlarında bir sürü ilan gördük. Chikungunya Test, Dengue Test diye. Özellikle Chikungunya gittikçe yayılıyor. Her gün haberlerde çıkıp nerede kaç kişi ölmüş, nerelerde yeni vakalar görülmüş gibi şeyler anlatıyorlar. Aslında Dengue her sene bu mevsimde olurmuş. Musonların bitişine doğru, ortalık hem nemli, su birikintileri çokken, hem de hava sıcakken hastalık yayılır, bir çok insan ölürmüş. Ama bu Chikungunya daha yeni bir şey sanırım. Yani birkaç senedir bu kadar ciddileşmiş. Zaten bir aşısı, ilacı falan da yokmuş. Yaşanan sorunlara göre tedavi uygulanıyormuş ama hastalık kendi kendine gerileyene kadar da aslında bir şey yapılamıyormuş. İyi ki bu cibinlikleri, sinek kovucu spreyleri almışız. Yoksa iki gün duramazdık Hindistan'da herhalde. Hastalanan insanlar yürüyemiyormuş bile. Ancak loş bir yerde öylece yatıyorlarmış:( Aslında düzenli olarak ilaç yapılsa falan sinek kalmaz diye düşünüyor insan ama demek ki olmuyor işte.

Metroya binip iki durak sonra Maidan’da indik. Victoria Memorial, Birla Planetarium ve bir de St Paul’s Cathedral, Maidan bölgesinde görünüyordu. Lonely Planet’ın kitabına göre. Bölgeyi doğru yazmış da gezilecek yerleri biraz abartmış sanki:) Katedral küçük, normal bir kiliseydi ve planetarium’un önünde de öğrenciler bekliyordu:)
Victoria Memorial’ın da bir bölümü kapalıydı, girmedik. Ama o bölgeyi de görmüş olduk işte:)Hatta bir de eylem gördük:)

Metrodan çıktık, şöyle bir etrafımıza bakındık ne tarafa gidelim diye. O sırada bir yerden müzik ve bir konuşma sesi gelmeye başladı. Bir baktık biraz ileride üzerinde TATA yazan kocaman bir binanın altında insanlar toplanmış eylem yapıyor. Jaipur’dayken televizyonda da görmüştük zaten, Kalküta’da Tata işçileri ve birileri arasında gerginlik yaşanıyor falan diye. Hatta bizim izlediğimiz haberde bir grup diğerine taşlarla sopalarla saldırmıştı. Tata yeni bir fabrika mı açacakmış, yoksa bir fabrikayı kapatıyor muymuş, öyle bir şey. Ünlü Tata protestosunu da gördük böylece:)Gerçi televizyona çıkmadı ama olsun:)

Baktık eylem sakin devam ediyor, yanlarındaki yoldan girip Victoria Memorial’la katedrale gideriz diye düşündük. Çünkü ikisi de olduğumuz yerden görünüyordu. Tam yürümeye başladık ki bir anda hava kapandı, yağmur başladı. Burada gerçekten çok şiddetli yağıyor yağmur. Damlalar insanın kafasını acıtıyor:) Koca koca damlalar düşmeye başlayınca elimizde kameramız hemen metroya kaçtık tabii. Zaten istasyonun içinde, her durakta hangi gezilecek yerlerin olduğunu anlatan bir poster vardı. Ona göre de bizim gideceğimiz yerler bir sonraki durakta görünüyordu. Bir durak daha gittik metroyla. Hem bu arada yağmur da biter belki diye. Çıktığımızda gerçekten bitmişti. Ama bir daha Victoria Memorial’ı bulmamız çok zor oldu:) Meğer bizim ilk indiğimiz durak doğru olanmış. Oradan devam etsek hemen ulaşacakmışız. Bu ikinci duraktan çıktıktan sonra bir saat sokaklarda döndük durduk.

Sonunda Katedrali bulduk, ama küçükmüş işte. Victoria Memorial’a girmedik. Planetarium da pek ilginç değil gibi geldi. Ama o sırada Güzel Sanatlar Akademisi’nde bir serginin açılışına rastladık. Onu gezdik biz de:) Varanasi fotoğrafları vardı. Hemen tanıdık:) Demek ki oranın da bir rengi, havası falan var, öyle bakınca hemen tanınan. Küba öyle ya mesela. Bir duvar fotoğrafı da olsa insan tahmin ediyor Küba olduğunu. Varanasi de öyle herhalde. Bir inekten hemen tanıdık:)

Sergi açılışımıza da katıldıktan sonra Maidan’dan bir taksiye binip Park Street’e döndük. Aslında oradan yine metroyla dönülebilirdi tabii de katedralle öbür binayı ararken çok yorulmuştuk, taksiye binelim dedik. Adam da bizi bir güzel kazıkladı:)Aslında itiraz ettik biraz da, fazla uğraşmamak için uzatmadık sonunda. Rs45 vereceğimize 60 verdik indik. O aslında önce 70 istiyordu. E nasıl hesapladın dedik. Çünkü taksimetrede 23 yazıyor. Tamam o 23’ü alıp bir şeylerle çarpa böle hesaplıyorlar asıl ücreti ama 23’ün de 70 olur bir hali yok:) 60 verdik indik. Sonra da nasıl hesaplandığını sorup öğrendik. 23 + 23’ün %90’ını vermemiz gerekirmiş. Bu da 44 ediyor. Neyse en azından şimdi öğrenmiş olduk. Yanımda Mumbai’deki taksimetreleri okumak için çizelge var da, burası için olanı bulamamıştım. Bulmak lazımmış:)

Taksiden inip ilk gün gittiğimiz Camac Street’teki büyük dükkana bakmaya gittik. Oradan defter, anahtarlık gibi ufak bir şeyler aldık. O sırada da fark ettik ki yukarıda market var. Hemen koştuk yukarı:)Kaç gündür Hindistan’dayız, bu daha bulduğumuz ilk market. Hep gidiyoruz küçük bir bakkala peynir diyoruz, ne varsa veriyor. Bisküvi diyoruz bir tane sizin için seçip veriyor:)İnsan şöyle kendi seçip de alamıyor hiçbir şeyi. O yüzden market bulunca çok sevindik. Rs500’lük alışveriş yaptık. Bu 500, Agra’daki otelin bir gece, 3 kişilik ücretiydi, o kadar çok şey aldık yani:)

Ondan sonra da park Street’in köşesindeki Fluffy’s adındaki kafeye gittik. The Marmara’nın altındaki kafe var ya. Onun gibi bir yerdi. Yani biraz daha küçüğü ama havası öyleydi işte. Biz de çay, kahve, pasta falan bir şeyler istedik. Hemen yanımızdaki camekanın içinden bir dilim pastayı alıp yanında kahveyle getirmeleri yarım saat aldı. Neyse geldi sonunda yedik, parayı ödeyip çıkmak istiyoruz. Bir yarım saat de fişi yazıp, elimizdeki parayı alıp, üstünü vermesi tuttu:) Gerçekten yavaştılar yani. Halbuki bu oturduğumuz yerin hemen karşısında tea house diye bir yer vardı. Hem camları daha genişti, dışarıya falan bakmak için, hem de insanlar orada daha canlı görünüyordu. Bilsek oraya giderdik ama işte bu daha temiz pak görününce buna girdik. Ne bilelim:)

Şimdi de Pushpak oteldeki kocaman odamızda film seyrediyoruz. Yarın da Kalküta’dayız. İyi uykular:)

Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler, haritalar, diğer yararlı şeyler... için buraya tıklayabilirsiniz:)

Thursday, January 25, 2007

Hindistan 13: 17 Ekim 2006-Kalküta

Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler, haritalar, diğer yararlı şeyler... için buraya tıklayabilirsiniz:)

Kalküta’dayız:)Bugün gezemedik, çünkü tren Kalküta’ya saat 15.00’te varabildi. Ama ben trenden başlayarak bugün yaptıklarımızı şöyle bir anlatayım. Gezilecek yerleri dolaşmaya yarın başlarız artık:)

Dün gece tren saat bire doğru geldi sonunda, bindik. Bir gittik yerimize ki iki kocaman adam bizim yataklara yayılmış, bir şeyler yiyip çöplerini de bir güzel yerlere saçmışlar. Neyse görevliyi çağırdık, o adamları başka bir yere gönderdi, bize de yeni çarşaf, yastık falan getirdi. Yerleştik yerlerimize uyuduk:)Sabah saat sekiz buçuk gibi trenin havalandırması çalışmaya başladı. Burada adet böyle. Uyanma saati gelince havalandırmaları insanın üstüne doğru çalıştırıveriyorlar, bu arada çaycılar da bağırarak dolaşmaya başlıyor. Herkes hemen uyanıyor tabii:)

Biz de uyandık, toparlandık, görevli hemen çarşafları falan topladı, tren bir gündüz havasına girdi:)Bu arada babamın yattığı yerdeki diğer yolcular da gitmiş. Kalktık oraya taşındık hemen. Zaten herkes sürekli hareket halinde. Güzel bir yer boşaldı mı hemen birileri koşup oturuyor. Biz de bu boşalan yere yayıldık işte, kapıdaki perdeleri de kapadık oturduk:) Bir ara bir adam gelip yemek ister misiniz dedi. İstedik. Bir süre sonra şu yandaki çok acı ve biraz daha az acı yemek, pilav ve chapati denen hamurdan oluşan yemek geldi:)O resimdeki sarı yemek, yani mercimek yemeği, sanırım en sevdikleri, ya da en kolay yapılan yemek, çünkü nereye gitsek onu veriyorlar:)Trendeki de fena değildi ama mesela Delhi’deki müzede yediğimiz daha lezzetliydi. Aslında bayağı güzel bir yemek. Bazen biraz fazla acılı oluyor ama işte tuzsuz ve yağsız pilavla karıştırıp acısını hafifletince iyi oluyor.

Yemeğimizi de yedik, tam şöyle üstüne çayla kahve arası içeceğimizi içerken duvardan sen bir hamamböceği geç:) Sonra bir tane daha. Sonra bir daha:) Gördüğümüz üç taneyi yakaladık neyse ki attık ama herhalde trendeki üç böceğin üçü de bize gelmiş olamaz:)Herhalde daha çok vardı onlardan ama baktık yapacak bir şey yok oturduk yine yerlerimize:) Ama neyse ki dün gece görmemişiz bunları yoksa ben çoktan çıkmıştım trenin tepesine:)Zaten öyle tren tepesinde giden bir sürü de insan var. Birlikte tıngır mıngır giderdik:)

Neyse böcekleri gördüğümüzde 15 saatlik yolculuğun 12 saati bitmiş, artık Kalküta’ya yaklaşmıştık da olay fazla büyümeden oturabildik. Bu arada tren güneye indikçe, camdan baktıkça gördüğümüz görüntü de değişmeye başladı. Yeşil alanlar, ağaçlar geçmeye başladık mesela. Halbuki kuzey kısımlar tamamen kahverengi, sarı renklerdeydi. Pek ağaç da yoktu tabii. Bir de güneye indikçe trenin durduğu istasyonlar da farklı görünmeye başladı. Kalküta’ya yaklaştıkça daha yeni, düzenli gibi görünen istasyonlar geçmeye başladık. Bir sürü de fabrika geçtik bu arada. Yani güneye gittikçe çevre değişmeye başladı. Hamamböceği savaşlarından çıkıp başımızı şöyle bir cama kaldırdığımızda bir anda sanki Afrika’ya gelmişiz gibi geldi:) Herhalde renkler benziyordu.

Neyse saat 15.00 gibi Kalküta’ya vardık. Trenin hemen yanında bir polis durmuş insanları sıraya sokuyordu. Bu herhalde Hindistan’da gördüğümüz ilk sıra olma olayıydı:) Daha önce ilk gelen binip gidiyordu:) Burası kuzeyden oldukça farklı herhalde. Daha pek çevreyi göremedik tabii ama işte şimdilik böyle gibi görünüyor. Zaten istasyondan şehre gidene kadar yollardaki görüntü de farklıydı. Bir kere burada trafik ışıkları var:)Tabii Delhi’de falan da vardı ışık, ama burada sanki daha çok uyuluyor gibi. Bir de burada pek rickshaw yok. Onların yerine kocaman sarı taksiler doldurmuşlar sokaklara. E hem trafik ışıkları, hem koca taksiler, hem otobüsler, trafik iptal olmuş tabii. Kısacık yolu bir saatte gidebildik trafik yüzünden. Hani bazen yabancı mimarlar şehir planlamacılar falan gelip İstanbul’un hiçbir yerine dokunmayın, kendine has bir dengesi var, bir şeyi düzenlerseniz her şey çöker falan diyor ya, burada aynen böyle olmuş işte:)Sorunları halletmek için kendi halinde ihtiyaca göre gelişmiş şeyleri düzenleyip kaldırmışlar burada. Her yere istediği gibi girebilen rickshawlar yok, insanlar her yerde yürümesin diye parmaklıklar yapmışlar(ama onlar yürüyor yine de tabii:)), ışıklar çalışıyor, yollarda polisler kurallara uyulmasını sağlamaya çalışıyor, kaldırımlar var.. Ve trafik çökmüş:) Sanki Kalküta’ya kat çıksalar ancak çözülür bu trafik sorunu gibi görünüyor:) Bir de yağmur yağıyormuş habire. Biz geldiğimizde de biraz yağıyordu ama pek her yer sırılsıklam değildi. Bakalım yarın falan yine yağarsa görürüz, yağmurda nasıl oluyor, ben de yazarım:)

Neyse trafiğin içinden zar zor çıkıp gitmek istediğimiz yerin olduğu Park Street’e geldik. Aslında gideceğimiz bir otel yoktu. Kalküta’ya gelmeye son anda karar verdiğimiz için plan yapıp bir otel seçmemiştik. Trende Lonely Planet’ı açtık, alışveriş merkezi olduğunu düşündüğümüz bir yeri seçtik. Böylece Kalküta’nın yeni bir kısmına gitmiş oluruz, orada çıkar dolanır bir otel buluruz diye düşündük. Hatta seçtiğimiz yerin yanında pizza hut da vardı:) Orada da yemek yeriz çok güzel olur falan diye düşünerek haritadan bulduğumuz yeri(Planet M), istasyon dışındaki prepaid taxi standındaki adama söyledik. O da baktı baktı, kağıda Park Street yazdı, Rs80’imizi aldı, bizi bir taksiye gönderdi.

Taksici trafiğin içinden kurtulup Park Street’e vardı tamam da bizim gideceğimiz Planet M’i bir türlü bulamıyor. İnip insanlara soruyoruz, bir yerler gösteriyorlar, gidiyoruz yok. En son annem gidip bir kıza sordu. O da telefonla arkadaşını arayıp Planet M’in yerini öğrendi. Kaç gündür ilk defa biri bize karşılığında bir şey istemeden yardım etti, çok sevindik:)Neyse kızın yaptığı tarife göre gittik ki meğer Planet M küçük bir müzik dükkanıymış:)Lonely Planet ne diye koymuş onu kitabına bilmiyoruz:)Hemen arkasında iki küçük alışveriş merkezi var mesela, shopping kısmına onları yazsa daha iyi olurmuş. En azında kolay bulunurdu:)Neyse işte Park Street’te üç tur döndükten sonra hemen yandaki Camac Street'e girdik, biraz ilerleyince solda Westside ve Pantaloons diye iki büyük mağaza gördük. Kızın tarifine göre burada olmalıydı. Kapıdaki görevlilere de sorup taksiden indik. Planet M’e şöyle bir bakıp koşarak yandaki pizza hut’a gittik, oturduk:)

Yemeklerimizi yedik, kaç saat trende oturmuşuz, oradan çıkıp trafikte çırpınmışız, şöyle bir kendimize gelelim diye bir çay kahve içtik:) Bu arada günlerdir üstümüzdeki uzun kollu, çizgili kumaştan Hindistan üniformalarımız burada biraz garip kaldı galiba. Yemekten sonra şöyle etrafımıza bir baktık, burada herkes kot, tshirt falan giymiş. Öyle kumaşlara sarınıp çıkan pek yok. Birkaç tane sarili kız vardı ama onlar da sanki dükkanlardan alınmış, şık olsun diye giyilmiş şeylere benziyordu. Genelde hep kısa kollu tshirtler giyiyor insanlar burada. Ama sivrisinekler hala her yerde. Bir sürü insan da Chikungunya’dan ölüyor. Yine en iyisi bizim gömleklerimiz herhalde. Hem hafif, hem ince, hem de sinekleri geçirmiyor:)

Neyse işte çaylarımızı içerken bir yandan da açtık yine Lonely Planet’ı yakında hangi oteller var diye bir baktık. YWCA yakın görünüyordu. YWCA, YMCA'in kadınlar için olanı, yani adında kadın geçeni işte. YMCAler de hep çok temiz, düzgün falan olur ya, bu da iyi olur diye düşündük. Yol sora sora oteli bulduk. Tam Park Street’in üstündeydi, yeri çok iyiydi. Ama odalara bir çıktık ki yatakların üstünde neredeyse kirden bir insan oluşmuş:)Oda fiyatı kaldığımız bir çok otelden fazla ama odada banyo ve tuvalet yok. Banyoda sıcak su yok… Çarşafları değiştirttik, hadi bu gecelik kalalım da yarın sabah yeni otel buluruz dedik. Telefonu şarj etmek için fişe taktık ki o da çalışmıyor. Müdürün odasına indik nedenini sormaya, adam "yaa evet, bir sorun var, hiçbir priz çalışmıyor dedi":) Müdürün odasındaki prizler bile çalışmıyordu:)Belki yemekhanedeki çalışırmış:)

Aynen kendimizi sokağa attık tabii:)
Bir çok otelin olduğu söylenen Sudder Street’e doğru yürüdük. Yine Park Street’e yakın Pushpak diye bir otel bulduk. Şimdi oradayız:)YWCA’den biraz daha pahalı ama en azından daha önce kaldığımız oteller gibi. Oda geniş, banyosu, tuvaleti, havalandırması falan var. Kablolu televizyon var. Gayet güzel yani. YWCA’den iyi ki kaçmışız:)

Otele yerleştikten sonra etrafta ne var ne yok diye bakmaya dışarı çıktık. Bir saat falan önce. Ama biz çıktıktan biraz sonra dükkanlar kapandı. Saat dokuz olduğunda açık dükkan kalmamıştı. Demek ki burada böyle erkenden evlerine çekiliyor insanlar. Biz de otelimize çekildik işte:) Yarın erkenden çıkar gezmeye başlarız.

İyi uykular:)

Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler, haritalar, diğer yararlı şeyler... için buraya tıklayabilirsiniz:)

Tuesday, January 23, 2007

Hindistan 12: 16 Ekim 2006-Varanasi

Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler, haritalar, diğer yararlı şeyler... için buraya tıklayabilirsiniz:)

For your kind attention please. Train number 2332… is now late and expected to arrive at 12.25am.

Akşam saat sekiz buçuktan beri bu anonsun çeşitli versiyonlarını dinliyoruz ve trenimiz hala gelmedi:(Aslında tren saat 21.20’deydi. Biz de sekiz gibi otelden çıktık, rickshawla istasyona geldik. Trenin hangi platformdan kalkacağını görevlilere sorduk. Önceden belli olmazmış, kalkışına 15 dakika kala anons yapılırmış falan. Tabii biliyorlar buraya tren falan gelmediğini:)Kalkışa 15 dakika kala baktık anons falan yapılmıyor, yine bir görevli bulup nereye gitmemiz gerektiğini sorduk ve sonunda trenin platform 4’ten kalkacağını öğrenebildik. Bizim tren genelde 4’ten kalkarmış:) Gittik dörde koştura koştura, trenimize binip uyuyacağız, sabah da Kalküta’da olacağız diye:)İşte o saatten beri de burada, platform 4’ün çevresindeki çeşitli oturma yerlerinde oturuyoruz, daha gelen giden yok. Doğru düzgün bir oturma yeri de yok bir şey değil. Yani var da bütün trenler rötar yaptığı için hepsi dolu tabii.

İlk başta bir banka dizilmiş oturuyorduk. Sonra istasyon restoranına gittik, çay kahve içer oyalanırız diye. O da biz gittikten 10 dakika sonra kapandı:)Bu arada bizim bank kapılmıştı tabii. Biz de arkadaki boş platforma geldik. Şimdi bir grup sarhoş adam, yerde uyuyan polis amca ve treni bizim gibi geciken birkaç yolcuyla birlikte arka platformda bekliyoruz:) Sürekli de anons yapıyorlar, bir gelişme oldu diye insan seviniyor. Neyse ben bugün yaptıklarımızı anlatayım, bu arada tren de gelir herhalde:)

Sabah beş buçukta kalkıp Harischandra Ghat’ın önüne Ganj kıyısına indik. Bu arada dün öğrendik ki Harischandra Ghat, ölülerin yakıldığı ghatlardan biriymiş. Hem odunla hem de elektrikli fırınlarda yakıyorlarmış ölüleri. Odunla, geleneksel şekilde yakmak daha pahalıymış, ama herkesin o kadar parası olmadığı için bir sürü insan da makinelerde yakılıyormuş. İlk geldiğimiz gün de, dün de, bu ghatın önünden geçerken yerde tahtalar arasında üstü kumaşlarla kaplı bir ceset görmüştük. Döndüğümüzde biri yanmış gitmişti, diğeri de hala yanıyordu. Bu yanma işlemi sırasında genellikle ölen kişinin yakınları da başında bekliyor, ve ceset tamamen yandıktan sonra külleri Ganj’a atılıyormuş. Ama bu elektrikli yakma işi çıktıktan sonra bazen bazı parçaların tam olarak yakılamadığı da olmaya başlamış. Bazen bir parça da küllerle birlikte suya atılabiliyormuş! Neyse ki bize rastlamadı:)Bir de eğer ölen kişi hamileyse, ya da işte şimdi tam hatırlamıyorum ama yılan falan sokmuşsa galiba, ayağına bir taş bağlayıp Ganj’ın ortasına öylece bırakıyorlarmış. Bu son yazdığımı National Geographic’te duymuştum, yani biz orada böyle bir şey görmedik. Ama koskoca kanal da uydurmamıştır herhalde:) Bütün bu ölüleri Ganj’a atma olayı da onların ruhlarını özgürleştirmek içinmiş. Ganj kutsal olduğu için ölüm ve yeniden doğma döngüsü içinde kısılıp kalmış insanların ruhları, külleri buraya atılırsa özgürleşebilirmiş. Bu yüzden de insanlar ya ölülerini burada yakıyor ya da yaktıktan sonra küllerini buraya getirip Ganj’a atıyormuş. Hatta bazı insanlar öldüklerinde burada yakılmak için ölmeyi beklemeye Varanasi’ye geliyormuş.

Bizim otelin çok yakınındaki Harischandra Ghat da bu yakma işleminin yapıldığı yerlerden biriymiş. Ama tabii bu ölme ve ölüyü yakma işlemi gayet normal karşılandığı için, orada ölü yakılıyor olması buranın aynı zamanda çocukların uçurtma uçurduğu, insanların yıkandığı, çamaşır yıkadığı, ibadet ettiği ya da işte ne istiyorsa onu yaptığı bir yer olmasını engellemiyor. Tabii turistik etkinlikler de tüm hızıyla sürüyor. Kayıkçılar hellohello diye size doğru koşuyor:)

Sabah biz de fazla yürümeden bir kayıkçıyla 3 kişi 2 saat toplam Rs100’e anlaştık ve sabah pujası turumuza çıktık. Dün kayığın içinde sadece oturmak için 100 vermiştik, şimdi 60 yaşında adam biz etrafa bakalım diye 1 saat kürek çekecek yine 100 istiyorlar. Ama o dünkü adam kayığın esas sahibiydi galiba. Bugünkü adam birisi için çalışıyordu. Zaten parayı da daha yola çıkmadan o adam aldı. Biz de bizi dolaştıran adama da inerken ayrıca para verdik bizi dolaştırdı diye.

Hatta dolaştırırken etraftaki binaları, insanları falan da anlattı. Gezinin bir kısmını aşağı koyuyorum, ama aslında daha uzun tabii. 1 saat dolaştık işte. Harischandra Ghat’tan Dasaswamedh’e, oradan da daha ileriye kadar gidip geri döndük. Bu arada da bir sürü ilginç şey gördük yine.


İnsanlar sabah kalkar kalkmaz Ganj kıyısına geldi ve dua etmeye, yıkanmaya, çamaşır yıkamaya, meditasyon yapmaya, insanlarla konuşmaya ve hatta yüzmeye başladılar. Özellikle bu yüzme kısmı gerçekten ilginçti. Beş dakika önce birinin külleri atılmış o suya, belki içinde ceset parçaları var. Hadi onu da bırak bir de fabrikalar yüzünden kirlilik oluyormuş suda. Nasıl girip de öyle rahat rahat yüzüyorlar. İnsan bir kere girer ondan sonra da gider ancak hastanede yatar diye düşünüyor, ama adamlar her gün gelip bu suya giriyorlar. Mesela bizim kayıkçı bizi gezdirdikten hemen sonra gitti yıkandı, duasını da etti çıktı. Bir de dua ederken o suyu içenler var. Gerçi bizim gördüklerimiz sadece ağzına doğru götürüyor gibiydi ama içenler de varmış Ganj’ın suyunu. Zaten yıkanmak için de Ganj’a geliyorlar. Burada yıkanınca günahlarından arındıklarına inanıyorlar. Bayağı sabunla falan arınıyorlardı bir güzel:) Bir yandan da konuşup eğleniyor bazıları. Bir grup vardı mesela, içlerinde bir kadın vardı, o kadar içten gülüyordu ki hah hah haaa diye:)

Bir de çamaşır yıkayanlar var tabii. Saat yedi gibi, yıkanan ve dua edenler biraz azalınca daha çok meditasyon yapan insanlar ve çamaşır yıkayanlar kaldı Ganj’da. Herhalde otellerin falan çamaşırlarıydı yıkadıkları. Bir güzel yıkadılar sabunlayıp, taşlara vurarak, sonra da kurusun diye etrafa yaydılar:) Zaten biz de diyorduk, bu bizim otelin çarşaflarında bir koku var yosun gibi ama nedir nedir:)Şimdi anlaşıldı:) Bir de meditasyon yapanlardan söz edip bu sabah pujasını geçeyim. Şimdi, tapınaklardan çıkan bazı turuncu ya da beyaz giysili keşişler bir taşın üstüne oturmuş, dönmüş Ganj’a meditasyon yapıyordu. Onlar yapacak tabii bunda bir şey yok da esas ilginç olan onların etrafındaki fotoğrafçılardı:) Hele bir adamın başındakiler çok komikti. Adamcağız orada bağdaş kurmuş oturmuş kendinden geçmiş, etrafında da 6 tane fotoğrafçı dönüp duruyor:)Ama neredeyse değecekler adama, o kadar yakından çekiyorlar. Tabii adam duymuyor ya bunları, fırsattan istifade vızır vızır dönüp duruyorlar:)Ben de onların fotoğrafını çektim kayıkla geçerken:) Biri görüp el salladı:)

Sabah Pujası kayık gezimiz de işte böyle geçti. Gerçekten çok güzeldi. Siz kayıkla kıyı boyunca gidiyorsunuz, karşınızda yıkananlar, dua edenler, herkes kendi aleminde. Önceleri fotoğraf çekerken biraz çekiniyor insan, rahatsız edecek diye. Ama sonra herkesin aynı durumda olduğunu ve insanların da pek aldırmadığını görünce rahatlıyor. Aslında çok garip tabii. Hayatlarına normal bir şekilde devam eden insanları görmek için kayığa biniliyor, hepsi başka bir şey yapan bu insanların önünde bir sağa bir sola gidiliyor. Onlar da sanki herkes gelmiş onlara bakmıyormuş gibi ne yapıyorlarsa devam ediyorlar. Biraz garip işte:)

Bu arada Varanasi’nin nehirden görüntüsü de çok güzel. Bir sürü güzel büyük bina yapılmış kıyı boyunca. Bizim kayıkçının söylediğine göre çoğu farklı yerlerin maharajalarınınmış. Ama eski, değişik binalar hepsi. Bir de hafif bir sis basıp, kayıklar, renkli insanlar görüntüye katılınca gerçekten çok güzel bir görüntü ortaya çıktı. Kayık turu Varanasi’nin en önemli turistik etkinliği ama öyle olmayı da hak ediyor yani:)

Neyse:)Ganj turumuzdan sonra biraz da kayıktan indiğimiz yerde dolandık. Bir adam etrafına birilerini toplamış büyü gibi bir şeyler yapıyordu. Bazı insanlar hemen yukarıdaki tapınağa giriyordu, bazıları yıkanmaya devam ediyordu, bazıları dua ediyordu. Kayıktan görülen manzara kadar kıyı da ilginçti yani. Bir de insanlar turistlere o kadar alışmış ki dönüp bakmıyorlar bile, sanki siz orada yokmuşsunuz gibi davranıyorlar. Siz de sanki görünmez olup bir belgeselin içine girmiş gibi hissediyorsunuz. En azından ben öyle hissettim bugün:)

Belgeselin içinde biraz daha dolandık, ama sabah beşte kalktığımız için belgesel yavaş yavaş rüyaya dönüşmeye başladı:) Biz de biraz uyumak için otele döndük.

Öğlene kadar uyuduk ve Varanasi’deki son saatlerimizde yapacak bir şeyler bulmaya dışarı çıktık. Babam bir rickshawcuya şehrin yeni kısmına gitmek istediğini söyledi, ama adamlara bir türlü derdimizi anlatamadık. Belki de burada bir yeni kısım yoktur:)Neyse sonunda adamlardan biri zamanınız varsa Sarnath’a gidin dedi. Daha saat birdi. Tren de dokuz buçukta olduğu için bir sürü zamanımız vardı. Tamam dedik, bindik rickshawa Sarnath’a gittik.

Sarnath, Varanasi’nin biraz dışında küçük bir yer. En önemli özelliği de Budizm’in doğduğu yer olarak kabul edilmesi. Buda ilk vaazını burada vermiş ve ardından da buraya bir çok Budist tapınağı yapılmış. Bugün artık Budistlerin hacı olmak için geldiği bir yer olmuş. Biz gezerken de Sri Lanka’dan gelmiş bir grup, hacı oluyordu. Ortadaki bir yeşilliğe halılar serildi. Onların üstüne oturup bir kişinin konuşmasını dinlediler. Biz o sırada rickshawcuyla bir saat bekleyecek diye anlaştığımız için çıkmak zorunda kaldık, ama onlar biz çıkarken devam ediyordu. Budist hacısı da olduk işte:)

Hacı oluşumuzun ardından bindik yine rickshawumuza, Varanasi’ye döndük. Babam otele biz de annemle Dasaswamedh’in arkasındaki hediyelik eşyalara bakmaya gittik, bir şeyler bulur da alırız diye. Çok fazla şey yoktu ama yine de Delhi, Jaipur ve Agra’dan iyiydi:) İnsan bir şeyler götürmek istiyor evine. Ama işte böyle küçük, ucuz ama gittiğin yeri hatırlatacak bir şeyler. Bunlar da illa tutturmuş mermerden boyunuz kadar heykel alın, biz evinize yollarız, yok ipek halı verelim, yok bilmem ne:) Şöyle ufak tefek bir şeyler bulamıyor insan. Yine burası daha iyiydi tabii. En azından tezgahlarda değişik bir şeyler bulup alabildik. Bir de bilezik hediye edildi bize:) Çok mutluyuz:)

Şimdi de istasyonda tren bekliyoruz işte. Üç Budist hacısı olarak şu başımıza gelene bak:)Neyse saat 12’ye yaklaşıyor, birazdan gelir artık tren herhalde. Biz de yerleşir uyuruz.

Yarın Kalküta’dayız. İyi uykular:)

Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler, haritalar, diğer yararlı şeyler... için buraya tıklayabilirsiniz:)

Saturday, January 20, 2007

Hindistan 11: 15 Ekim 2006-Varanasi

Merhaba:)Sahte otel şebekesi eylemlerini sürdürüyor:)Bugün de babamı kaçırıp kaybettiler ama neyse ki nefes kesen bir takibin sonunda kendisini bulduk ve geri aldık:)Drank drank drank, az sonra:)

Babam dün hasta olduğu için bütün gün yatıp dinlenmişti, iyileşsin de gezmeye devam edebilsin diye. 20 saat uykunun ardından bugün sabah saat 5’te uyanmış tabii:) Bakmış bizim daha uyanacağımız yok, dur ben bir çıkıp dolaşayım, etrafta ne var ne yok bakınıp geleyim deyip dışarı çıkmış. Tabii dün biz gezdik o gezemedi ya, arayı kapatacak:) Neyse işte, 5.30 civarında çıkmış, kapıyı da bir güzel üstümüze kilitlemiş gitmiş:) Biz sekiz buçukta uyandık, baktık şöyle bir babam yok, annem yılların verdiği bilgi birikimiyle hemen o dolaşmaya çıkmıştır herhalde dedi:) Neyse ki telefonlarımız vardı, açtık arayalım diye ve telefon açmamızla birlikte çalmaya başladı. Açtık, babam. Kaybolmuş. Daha doğrusu o kaybolmamış da bu otelciler onu kaybetmiş:)

Meğer bizim otelimiz de sahteymiş. Aslında adamın dün sözünü ettiği her otelin sahte çıkmasından uyanmalıydık da işte aklımıza gelmedi bu otelin de sahte olacağı. Biz Yogi Lodge’da kaldığımızı sanıyorduk. Çünkü rickshawcu da otelci de otelin adını Yogi Lodge diye söylemişti. E tabi babam da biraz dolaştıktan sonra binmiş bir rickshawa Yogi Lodge demiş, adam da götürmüş. Bir inmiş rickshawdan ki o Yogi Lodge bizim Yogi Lodge değil:) Babam telefon etti, adresi söyleyin diye, elimizdeki adres de Lonely Planet’ta yazan adres. Yani esas Yogi Lodge’un adresi. Neyse bir anda dün otelden aldığımız bir kartı bulduk, üstündeki adresi okuduk, babam da adresi esas Yogi Lodge’un sahibine söyledi de olay çözüldü. Meğer adam zaten bu oteli biliyormuş, hep müşterilerini çaldığı için çok şikayetçiymiş ama bir şey yapamıyormuş. İlk defa bir seyahatte telefonlarımızı yanımıza aldık ama gerçekten çok işe yaradı. Bugün telefonumuz olmasaydı ne yapabilirdik bilmiyoruz. Kapı da kilitli zaten, içeride kalmışız. Bir daha telefonsuz bir yere gitmeyiz:) Neyse sonunda adam motosikletle babamı bizim otele getirdi de olay iyice büyümeden çözüldü:)

Babam gelince, tekrar buluşmuş olmanın acıktırmasıyla kahvaltıya terasa çıktık:)Burada neredeyse bütün otellerin üstünde terasları ve restoranları var. Bazılarınınki Ganj manzaralı, bazılarınınki de bizimki gibi sadece yüksek işte:) Ama güzel bir şey. Herkes çıkıyor terasa, bir şeyler yiyor, tek başına gelenler birbirleriyle tanışıyor filan. Mesela bugün bir İsrailli kızla bir Norveçli kaynaştı gördük:) Önce iki Norveçli çocuğun arkadaşı da vardı, birlikte oturuyorlardı ama sonra bir anda işi çıktı:)Bunlar ikisi bıdıbıdı konuştu da konuştu:)

Bu arada sanırım otelimizde bizim gibi gerçek Yogi Lodge’da kaldığını sananlar da var. Çünkü Hint kıyafetlerini giymişler, her türlü otantik şeyi üstlerine takmışlar gelmişler, ama gel gör ki bu otel bunları karşılayacak kadar otantik değil:) Hatta yöneticisi sanırım Hindu bile değil, Müslüman. Öbür otel biraz daha hippi oteli gibiymiş Lonely Planet’ta yazdığına göre. Bunlar da herhalde oradaki tarifi okuyup gelmişler, ama işte bu otel Yogi Lodge değil, Ganga Yogi Lodge, burada her şey çok farklı:) Öz hakiki Yogi Lodge gibi çok komik. Otelin adının başına küçücük bir Ganga yazmışlar olmuş:) Kahvaltı yaparken bir ara düşündük diğer müşterilere söylesek mi burası sahte diye falan. Çünkü birkaçı gerçekten şaşırmış görünüyordu. İki tanesi mesela bir heves çantalarını odalarına götürdüler, en güzel Hint üniformalarını:) giydiler bir heves yukarı terasa çıktılar insanlarla falan tanışmak için. Ama yukarısı pek hareketli değil tabii:)Gerçi gerçek Yogi Lodge da nasıl bilmiyoruz ama daha bir hippidir herhalde:)Bir de mesela insan biriyle anlaşsa ne kötü olur. O Before Sunrise’da vardı ya mesela. Şu kadar yıl sonra şurada buluşalım demiş birileri diyelim. Ya da hadi o kadar büyütmeyeyim:)İki kişi anlaşmış diyelim ki, biri önden gidecek de diğeri de arkadan gelecek, otelde buluşacaklar. Otel de Yogi Lodge. Ya da Varanasi’deki sahtesi olan herhangi bir otel. Ondan sonra uğraş dur geldim de gelmedin de, bekledim de. İnsanların planları birbirine girer bir anda:)

Bu düşünceler içinde kahvaltımızı yaptık:) Biraz terasta dolandık, etrafta bir şey görüyor mu diye. Bu arada bir kadın gördük çatıda yatan. Acaba daha ucuz olsun diye burada mı uyuyor falan diye yanına gittik ki meğer yoga öğretmeniymiş, biz de öğrenmek ister miymişiz, güneşin altında çatıda yoga yaparken uyuyuvermişmiş:) Uyur tabii. İyi beyni pişmemiş. Gölgede bile 40 derece olan havada betona yatmış yumurta gibi, kenarlardan beyazı pişmeye başlamıştı bile valla:) Onunla biraz konuştuktan sonra çıktık otelden artık, biraz dolaşalım diye, evdeyken yaptığım plana göre Assi Ghat’a doğru cyclerickshawla gitmeye başladık. Daha önce hep autorickshawla gidiyorduk her yere. Alışmışız tabii yakınsa Rs20, uzaksa Rs50 veriyorduk. Düşündük ki bu bisikletli, daha ucuzdur, e uzak yere 20 diyelim dedik. Adam Assi Ghat’a Rs20’yi duyunca arkadaşına söyleyip söyleyip bütün yol güldü. Harischandra Ghat’tan, yani bizim otelin olduğu yerden Assi Ghat’a cyclerickshawla Rs20 çok fazlaymış, bunu da öğrenmiş olduk bu arada:)

Bindik rickshawa, tıngır mıngır çukurlara bata çıka Assi Ghat’a kadar gittik. Assi Ghat ve çevresi hareketli, değişik bir yer diye okumuştum. Hatta üniversiteye yakın olduğu için geceleri özellikle daha da canlı oluyormuş. Biz gittiğimizde canlıdan çok turistik bir yere benziyordu:)Rickshawdan iner inmez satıcılar koşarak gelmeye başladı, çocuklar etrafımızı sardı ve bir süre de bırakmadı. Bir oyuncak dükkanı vardı, büyük çoğunluğu Çin’den gelmiş küçük oyuncaklar satıyordu:) Bunların dışında bir özelliği varmış gibi gelmedi bize. Ganj kenarındaki ghatlardan biriydi işte. Ama tabii yüzünüzü Ganj’a dönünce en sağda kalan ghat olduğu için ve üniversiteye yakın olduğu için önemli bir yer.

Assi Ghat’ın önünde biz annemle, peşimize takılan çocukları atlatmaya ve bir yandan da fotoğraf çekmeye çalışırken babam da oradaki bir Fransız kadınla konuşmaya başladı, ne yapıyor, nasıl yaşıyor, burayla ilgili ne düşünüyor diye. Zaman zaman Varanasi’ye gelip bir süre kalıyormuş, burada arkadaşlar edinmiş ve bir de çalışıyormuş galiba. Hindistan’ı da olduğu gibi kabul etmiş:) İlk geldiğinde yadırgamış aslında, çok kirli, karışık gelmiş, ama burada kaldıkça alışmış ve artık normal karşılıyormuş. Ama tabii burayı normal karşılamak biraz zor. Mesela insanlar Ganj’ın içine hem yaktıkları insanların küllerini, bazen de cesetleri olduğu gibi atıyor, hem de aynı yerden, temizlenmek, arınmak için her gün Ganj’a girip yıkanıyorlar. Hatta bazıları elleriyle biraz su alıp içiyorlar. İnsanın temizlikle, mikroplarla falan ilgili bütün bilgileri altüst oluyor haliyle. Girdikleri suyun kirliliğine bakılırsa burada neredeyse herkesin hasta olması lazım. Ama değiller. Gerçekten çok ilginç bir durum. Kime sorsak Ganj’ın mucizesi diyor:)Bilmiyoruz artık neyin mucizesi ama gerçekten ilginç yani. Gerçi belki de insanlar hasta oluyordur da sayıları belli değildir. Bilmiyoruz yani. Ama mesela her sabah girip Ganj’da yıkanan insanlar var. Biraz garip işte. Sonra yine bahsederim bu konudan, şimdi fazla uzatmayayım:)


Babamın konuştuğu kadın biz gittiğimizde, yanında kaldığı ailenin çocuğuyla merdivenlerde oturuyordu. Babam burada nerelere gidilir falan deyince taktı bizi peşine bir yanında çocuk ve bisikleti, bir yanında biz, Assi Ghat’ın ilerisine kadar yürüdük. Meydan gibi bir yere gelince, buradan Benares Hindu University’ye gidebilirsiniz dedi. Bizim için bir rickshawla anlaştı, biz de ona teşekkür edip rickshawa bindik.

Adam bizi üniversite içinde bir tapınağa götürdü, yolda da bütün fakülteleri falan göstererek ufak bir üniversite turu yaptırdı.
Dönüşte yurt olduğunu düşündüğümüz bir yerde durmak istedik. Adam biraz bekledi, biz de gittik yurda şöyle bir bakmaya. Hemen kapıda bizi üç kişi karşıladı. Bakmaya geldik deyince de sevindiler, biz sizi gezdirelim deyip, bütün yurdu gezdirdiler. Önce bir çocuğun odasına götürdüler bizi. Kapkara bir odaydı, sanki elektrik yok gibiydi ama çocuğun bilgisayarı vardı masa üstünde. Meğer kablosuz internet varmış:) Oda sahibini yaptığımız baskınla yeterince utandırdıktan sonra bu sefer de yemekhaneye ve televizyon odasını gördük. İkisi de küçük ve eski görünüyordu ama anlattıklarına göre burası en iyi yurtlardan biriymiş. Hatta çocuklardan biri buranın adı ne biliyor musunuz falan dedi. Biz de girerken dikkat etmiştik, Birla dedik hemen. Sevinip yaa işte burası Birla yurdu, iyidir burası falan dedi:) Zaten Benares Hindu University İngilizce eğitim veren uluslar arası bir üniversite. Bir sürü yabancı öğrencisi var. Yurdu da ona göre oluyor herhalde. Çocuklar belki beni de okula bakıyorum falan sanmış olabilir aslında. Gelmişiz zaten çekirdek aile olarak bakınıyoruz:) Zaten bir ara sen ne okuyorsun gibi bir şeyler de sordular. Yüksek lisans yeni bitti deyince şaşırdılar bir anda. Meğer ben onlardan büyükmüşüm:)

Yurdu gezmemiz de bitince bizi bekleyen rickshawa bindik ve artık üniversiteden çıkıp bindiğimiz meydana döndük. Aslında oradan da o adamla devam edecektik ama sanki binmeden önce anlaşmamışız gibi davranıp iki kat para isteyince kızıp indik. Tabii Fransız kadın bizim yerimize konuştu ya, adam da bunlar bir şeyden anlamıyor şunları bir kazıklayayım dedi herhalde:)

İndik hemen başka bir rickshawa bindik. Turistiz ama paramızı yedirmeyiiiz:) Yine tıngır mıngır çıktık yola Old Market’e gittik. Old Market, Dasaswamedh Ghat’ın arkasında kalan pazar kısmı. Dasaswamedh Ghat da bizim dün annemle önünde kadar yürüyüp döndüğümüz, bütün etkinliklerin, gösterilerin yapıldığı merkez ghat. Buraya merkez ghat deniyor çünkü hem gerçekten merkezde, yani ortadaki ghat, hem büyük, hem de işte bütün önemli etkinliklerin yapıldığı yer. Arkasında da Old Market var, yani hediyelik eşyalar, diğer dükkanlar falan da bu merkez ghatın arkasında toplanmış, yani burası Varanasi’nin merkezi işte.

En arkada halıcılar, altıncılar, ipçiler gibi grup grup toplanmış dükkanlar var. Sonra giyecek satılan, insanların alışveriş ettiği esas alışveriş caddesi var. Bu yol merkez ghata yaklaştıkça dükkanlar hediyelik eşyalar satmaya başlıyor ve en son da esrar pipoları, buda heykelleri, küçük şişelere doldurulmuş Ganj suları satan tezgahlar arasından Dasaswamedh Ghat’a ve her akşam üstü gösterilerin yapıldığı merdivenli bölüme geliniyor.

Biz buralarda biraz dolaştıktan sonra yemek yedik, çatak çotak fotoğraf çekmemize dayanamayan hafıza kartlarımıza bir yenisini daha ekledik ve biraz dinlenmek için otele döndük. Zaten babam iyileşse de hala kendini halsiz hissediyordu. Biraz dinlenelim de akşamüstü yine çıkarız dedi. Çünkü akşamüstü saat 6 civarında Evening Puja denen gösteri vardı.

Evening Puja, sabah pujası ve bunu görmek için yapılan kayık gezisiyle birlikte, Varanasi’de yapılacak en önemli şey olarak sayılıyor. Mesela Varanasi’de kaç gün kalacağımızı hesaplarken biz de dedik ki işte sabah gidiyoruz zaten. O günün akşamı Evening Puja’yı seyrederiz, ertesi sabah da kayık turu yapar sabah pujasını görür gideriz. Halbuki burası çok güzel. Yani daha Kalküta ve Mumbai’yi görmedik ama burası herhalde Hindistan’da geldiğimiz en ilginç yer olacak. İyi ki trenlerde bir terslik olmuş da burada fazladan bir gün daha kalmışız. Gerçi o bir fazladan gün de babam hasta olduğu için fazla gezmedik ama yine de insan daha fazla kaldıkça daha fazla görmüş gibi hissediyor:) Zaten durdukça da gerçekten daha çok şey görüyor insan çünkü burada her yer ilginç bir şeylerle dolu. Biz Varanasi’yi çok beğendik yani işte:)İyi ki gelmişiz.

Akşam ve sabah yapılan gösteriler, insanların yaptıkları falan tabii çok ilginç ama Varanasi’nin kendisi de gerçekten çok ilginç. Mesela bugün akşam bir adam bize namaste dedi:)Namaste bir selamlaşma sözü. Ama merhaba gibi değil de daha geniş anlamlı bir şey denebilir. Yani işte gelen de giden de namaste diyor. Sonra teşekkürler gibi de kullanılabiliyor. İyi niyet belirten bir selamlaşma sözü işte. Sadhu gibi görünen bir adam da bugün bize namaste dedi işte, biz de ona dedik:)

Neyse ben namasteyi bırakayım da akşam pujasını da anlatayım, sonra da uyuyup gideyim:)Otelde birkaç saat dinlendikten sonra saat beş buçuk gibi çıkıp, Ganj kıyısından yürüyerek merkez ghata, yani, Dasaswamedh’e gittik. Yol boyunca neredeyse herkes kayık ister misiniz diye sordu. Hepsini atlatıp merkez ghata kadar yürüdük. Bu arada akşamüstü Ganj kıyısı gerçekten çok güzel görünüyordu. Bir sürü güzel fotoğraf çektik. Ama bir iki saat önce çok daha güzeldi herhalde.



Dasaswamedh Ghat’a vardığımızda insanlar merkez ghatın merdivenlerine ve ortaya koyulan merdivenlere oturmuş, önlerinde kurulmuş sahnedeki gösterinin başlamasını bekliyordu. Baktık pek oturacak yer yok, biz de bir kayıkla anlaşıp kayığımızla birlikte hemen kıyıdaki yerimizi aldık:)Bazı kayıklarda bir sürü insan birlikte oturuyordu. Biz herhalde son dakikada geldiğimiz için boş bir kayık bulduk, hem de 3 kişi Rs100’e, yani daha önce fiyat verenlerden çok daha ucuza. Kurulduk kayığımıza, kameramızı çıkardık, bekledik. Saat altı buçuk gibi gösteri başladı. Aslında saati güneşin batışına göre her gün değişiyormuş. Yedi tane adam karşımızda onlar için yapılmış yükseltilere çıktılar, ellerinde duman çıkaran bir şeylerle önce dört tarafa döndüler, ondan sonra yine döne döne başka hareketler yaptılar. Tabii biz neyin ne anlama geldiğini bilmediğimiz için böyle anlatınca biraz saçma oluyor. Altta çektiğimiz videonun bir kısmı var, siz oradan bakın en iyisi, ben daha fazla komik tarif yapmayayım:)


Gösteri 40 dakika kadar sürdü. Biraz turistikti tabii ama çok değişik bir şeydi. Yani oraya dünyanın bir ucundan gelmiş bir turist daha başka ne ister ki:) Yani biraz tanıdık bir şey olsa insan çok turistik falan diye şikayet eder belki ama bize çok farklı ve yabancı geldiği için gösteri ilgimizi çekti açıkçası. Turistikse de turistik ne yapalım:)

Bir de bu arada gösterinin iki yanında pek turistik olmayan iki etkinlik daha vardı. Sol yanımızda bir teknenin içine doluşmuş insanlar sürekli aynı sözleri söyleyip, tef gibi bir şeyler çalarak bir tören yapıyordu. Bu biz oraya vardığımızda, yani saat altı gibi çoktan başlamıştı ve dokuz civarında otele dönerken hala sürüyordu. Sağ tarafımızda da bir televizyon Varanasi halkını toplamış yayın yapıyordu. Kocaman bir sahne kurmuşlar, sanatçılar çıkıyor, herkes alkışlıyor, kamera seyirciler arasında dolaşıyor.

Çok ilginç bir durumdu aslında. Solda gayet ciddi, kendilerini bir tekneye kapatmış saatlerce ibadet eden(sanırım:)) insanlar ve onların dünyası, ortada hafif turistik gösterimizle, bu dünyayla soldaki dünya arasındaki bağları, bu insanların ne yaptığını, neden yaptığını çözmeye çalışan biz, sağda da kendi alemindeki televizyon dünyası ve şarkıcıları:) İyi ki kafamız yerindeydi yani. İnsan biraz sarhoş falan olsa herhalde ben kimim, bu dünyanın anlamı ne, her şey boş falan gibi bir duruma geçiverir bir sağa bir sola bakarken:) Üçü de nasıl canlı ama. Soldakiler zaten çoktan kendinden geçmiş, çırpınıp duruyor, bizimkiler koskoca gösteri yapıyorlar, bütün merdivenler, kıyı her yer insanlarla dolmuş, müzik bangır bangır, e sağdakiler de aynı, turist olmayan herkes toplanmış sahnedeki şarkıcıları, gösterileri seyrediyor. Tabii herkes bu kadar canlı olunca da üç olayın da sesleri sürekli birbirine karışıyor. Bir hare ramalar bizim müziğimizi bastırıyor, bir biz sağdaki televizyonun şarkısına karışıyoruz, bir sahnedeki adamın bağırması iki gösterinin de sesinin önüne geçiyor. Zaten kayıktayız, üç gösteri de hemen yan yana önümüzde sıralanmış, insan bir şaşırıyor yani, ne farklı dünyalar var diye:) Neyse. İçmeden sarhoş oldum ben herhalde:)

Ağğ bu arada yandaki televizyonun bizim gösteriye müdahalesi sadece müzikle de kalmadı. Bir ara orada sahneye çıkacak olan bir çok ünlü bir Hintli sanatçı bizim tarafa geldi:)Bizim gösterimiz turistik hale gelsin diye biraz abartılsa da yine de önemli bir olay. Ne de olsa Ganj turistik olsa da yine kutsal Ganj, Puja zaten çoğu Hintlinin her gün evinde ya da şanslıysa Ganj gibi kutsal bir yerde yaptığı ibadet. Tabii yan tarafın sanatçısı da fırsatı kaçırmadı. Gösterinin bitmesinden sonra bir çok Hindu toplanıp içinde mum yakılan küçük tabaklardan aldı. Onları kıyıdan suya bırakıp dua ettiler. Bu küçük fenerler sönmeden ne kadar kalır ve uzağa giderse onu suya koyan kişinin hayatı o kadar uzun olacak demek oluyormuş. Bizim yandan gelen sanatçı da hemen gösteri bitince koşup bir fener attı tabii Ganj’a. Yan kayığımızda duran Hintli küçük bir kız onu görünce o kadar heyecanlandı ki, görmek için o kayıktan o kayığa geçerken az daha mis gibi tertemiz Ganj’a düşüyordu:)

İşte böyleyken böyle. Bugün çok güzel geçti. Varanasi çok ilginç bir yer ve seyrettiğimiz gösteri de çok güzeldi. Yarın sabah da kayıkla gezinti yapacağız, o da çok güzel olacak herhalde, bakalım.

Pujanın ne demek olduğunu da kendi anladığım kadarıyla bir anlatayım uyumadan. Çünkü baktım habire puja puja demişim ne anlattığım belli değil. Puja, Hinduların tanrılarına saygılarını sunmak için gerçekleştirdikleri ritüele verilen isim. Yani dua etme şekilleri. Her gün evde sabah ilk iş, akşam, yıkandıktan sonra, ya da festival gibi bazı önemli günlerde yapılabiliyor. Farklı şekilleri ve aşamaları var ve tabii biz bunları bilmediğimiz için anlayamıyoruz. Ama dışarıdan görüldüğü kadarıyla dua edip, bir mum yakıyorlar ve onu ya evlerinde hazır duran kutsal bir noktaya ya da bugünkü gibi Ganj’a sunuyorlar. Böyle bir şey işte:)

İyi uykular:)

Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler, haritalar, diğer yararlı şeyler... için buraya tıklayabilirsiniz:)

Wednesday, January 17, 2007

Hindistan 10: 14 Ekim 2006-Varanasi

Bugün Varanasi’deki ilk günümüz ve burası çok güzel. Haa bir de bugün sahte otel şebekesi tarafından kaçırıldık:)Neyse baştan anlatayım:)

Tren yolculuğu güzel geçti. Zaten trene biner binmez herkesin uyuduğunu anlatmıştım. Biz de onların arkasından sivrisinek kovucuları sürüp yattık ve sabaha kadar da bir güzel uyuduk:)Hem de hiçbir sivrisinek tarafından ısırılmadan:)Sabah kalktık, görevliler kahvaltı ister misiniz diye sorup acılı vegetable cutletlerden getirdi:) Artık kahvaltıda acı yemeye alıştım galiba:) Eve dönünce de sabahları acı bir şey isteyecek canım bir şey değil:)Neyse işte, acı cutletleri, getirdikleri tatlı ketçaba batırıp yedik. Biraz da yanımızdaki şeylerden yedikten sonra oturup camdan dışarıyı seyrettik. Gündüz tren yolculuğu güzel oluyormuş. Daha çok yeşillik görünüyor camdan ama olsun, yine de ilginç geliyor insana.


Tren sonunda saat 11 gibi Varanasi’ye vardı ve tabii yine trenden inmemizle otelci adamların üstümüze saldırması bir oldu. Bir de bu sefer rezervasyon yaptırmadan gelen bir tek biz vardık galiba trende, diğer turistler onları karşılayanlarla gidince bütün adamlar bizim etrafımıza toplandı tabii. Bizim gideceğimiz bir otel var diyoruz, gelmeden önce aradık diyoruz adamlar anlamıyor. İlla sizin otelin olduğu sokaklar çok dar, oraya rickshaw girmez biz sizi bizim otele götürelim diye tutturdular. Sonra bugün gezerken gördük ki yok öyle bir şey tabii. Bunların işleri güçleri yalan. Halbuki dese ki bizim otelin etrafı daha temiz pak, sakin falan, belki de insan gider. Ama öyle saçma sapan yalanlar söylüyorlar ki insan anlıyor haliyle, ondan sonra da gideceği varsa da gitmiyor.

Neyse. Adamlar habire bizim otelin oraya rickshaw girer falan deyip durunca, onların otelinin ghatların olduğu kısımda değil de arka kısımda olabileceği geldi aklımıza bir anda. Gelmeden önce okumuştum. Ganj kenarında olmayan daha yeni, iyi durumda oteller de var burada. Ama biz gezeceğimiz yerlere yakın bir otelde kalıp, canımız istediğinde çıkıp yürüyerek ortada dolanmak istediğimiz için Ganj kıyısındaki, ghatların oradaki otellerden birinde kalmaya karar vermiştik. Adama otelinin nerede olduğunu sorduk, arka tarafta olduğunu duyunca da nonono diyerek kaçmaya başladık:) O sırada kapıya da ulaşmıştık artık, adamlar arkamızdan o zaman bilmemne oteline götüreyim falan derken istasyondan çıktık sonunda. Ama tabii kurtulamadık:) Bu sefer de rickshawcular geldi. Birine adresi söyledik. O da tutturdu oraya rickshaw girmez diye. Haydaaa. Biz o adamla, giriyor biliyoruz falan diye uğraşırken başka biri geldi, o adam deli siz onu bırakın, ben sizi söylediğiniz otele götürürüm deyip bindirdi bizi arabasına. Bir yandan da adamla hala tartışıyor gibi bir şeyler söylüyor falan. Hep aynı numara aslında:) Önce biri takılıyor peşinize, siz ona kızınca öbürü gelip sizi onun elinden “kurtarıyor”:) adamla kavga edip, bir kahraman edasıyla sizi istediğiniz yere, daha doğrusu kendi istediği yere götürüyor:)

İnsan gezmiyor da burada yaşıyor olsa gerçekten çok rahatsız olur herhalde. Sürekli nasıl kandırsak da kazıklasak diye yaklaşıyorlar insana. Belki de bize rastlamadı bilmiyoruz ama neredeyse iki hafta oldu, daha bir çıkarı olmadan bize bir kelime bile söyleyen olmadı. Ya yalan söylüyorlar, ya numara yapıyorlar, ya birazdan götürmeye çalışacakları dükkan için güven oluşturmaya çalışıyorlar. Bir de şimdi bu şebeke çıktı başımıza işte:)

Bindik rickshawa, adam içimizi rahatlatsın da şöyle bizi rahatça bir kandırsın diye “ooooo, sizin otel çok güzel, yolu da güzeeel, very gooood” demeye başladı:)Biz şüphelendik tabii. Ne de olsa tecrübeliyiz artık:) Adamlar iyi şeyler söylemeye başlayınca, hele bir de ailesi ve çocukları olduğunu anlatmaya başlayınca o adam kesin insana istemediği bir şey yaptırmak istiyor:) Tamam da Bizi otele götürürken ne yapabilir ki. Olsa olsa otelciden komisyon alıp, sonra da bizi şehir turuna çıkarmak isteyecektir, onun için güven çalışması yapıyordur falan. Diye düşünüyorduk:)Meğer Varanasi, bu turist kazıklama konusunda diğer şehirlerin bayağı önündeymiş:) Bunlar öyle komisyonla falan uğraşmıyor, koskaca şebeke kurmuş organize çalışıyorlarmış:)

Bunları, adam Schindhia diye Sandhia otelinin önünde durup, geldik işte deyince anlayabildik tabii:) Adamlar otellerin sahtesini yapmış:)Hem de galiba hepsinin:)Yani en azından turistler arasında adı duyulan, lonely planet’a falan çıkanların sahtesini yapmışlar. İnsanları da ayarlamışlar. Kimse bir şey söylemiyor.

Adam bizi ismi farklı bir otele sokmaya çalışınca, biz de etraftaki insanlardan nerede olduğumuzu öğrenip, buranın bizim istediğimiz yer olmadığını söylemek istedik. Annem de güvenilir bir adamdır diye kapısının önünde oturan 60 yaşlarında bir eczacıya caddenin adını sormaya gitti. Adam cevap vereceğine sırıta sırıta bakıp arkadaşına dönmüş, bir şeyler söylemiş ve birlikte gülmüşler:(

Bunun üzerine biz de başkalarıyla uğraşmayı bıraktık, tamam deyip çıktık yukarı, haritadan gitmek istediğimiz yeri otelciye gösterdik. Baktı çok ısrar ediyoruz o da kendi otelinin yerini gösterip, başka bir yer olduğunu kabul etti. Rickshawcu da bir anda sanki iki saattir burası sizin otel diye tutturan kendisi değilmiş gibi “ağğ eveet, farklı burası, şimdi götürüyorum sizi istediğiniz otele” demeye başladı:) Annem bir ara siz en iyisi bizi bir polise götürün dedi, adam biraz korksun diye. O da cevap olarak tabii götürürüm dedi pişkin pişkin:)Herhalde polisin de sahtesi var bunlarda:) Forumlarda okumuştum zaten. Trenlerde falan mesela, ya da yolda, bir anda gelip bir suç işlediğini iddia edip tutuklayacaklarını söylüyorlarmış. Bayağı üniformalı, kimlikleri, kartları falan olan sahte polisler. Ondan sonra da sizi bırakmak için rüşvet istiyorlarmış. Tabii şimdi Hindistan’ın bir de uyuşturucu durumu var. Hele Varanasi’ye neredeyse cebinde esrarı olmayanı almıyorlar:) O yüzden bu gibi şeyleri yapmaları daha kolay oluyordur herhalde. Tabii bizim çekirdek aile halimizden bir şey çıkaramayacakları belli olduğu için böyle bir şeyler yapmadılar neyse ki, ama tek başına dolaşan bir sürü turisti bir deniyorlardır herhalde.

Adamla itişe kakışa bindik yine rickshawa. Aslında binmeyip kendi kendimize debelenmemiz lazımdı ama işte babam trenden indiğinden beri iyice hasta olmuştu, uzatmayalım dedik. Biraz gittik, adam şu sağda bir otel daha var, onu da göstereyim beğenmezseniz sizinkine gideriz dedi. Babam öksürmeye falan da başlamıştı. Kendini halsiz de hissetmeye başlayınca, tamam dedik adama, otele baktık, yerleştik.

Yogi Lodge diye bir otelde kalıyoruz şimdi. 3 kişi bir gece Rs500. Bu da diğer oteller gibi. Banyosu, sıcak suyu, televizyonu, havalandırması falan var. E yeri de iyi. Hemen Ganj’ın arkasındaki ana caddenin üstünde. İyi çıktı yani otelimiz:)

Otele yerleşir yerleşmez babam yattı. İyileşmek için bütün gün uyudu. Biz de annemle biraz uyuduk, ama saat dörde doğru çıkıp etrafta ne var ne yok diye bir bakındık.

Ana yoldan sola doğru giden genişçe bir sokaktan girdik ve Ganj’a çıktık. Oradan da merkez ghat olduğunu tahmin ettiğimiz yere kadar yürüyüp geri döndük. Şimdi zaten tek başımıza dökülmüşüz ortalığa, hava da kararmış, fazla dolanıp kayıp falan olmayalım diye her yeri dolaşmadık ama gördüğümüz kadarıyla burası Hindistan’da şimdiye kadar geldiğimiz en güzel ve ilginç yer. Her yerden değişik bir şeyler çıkıyor, her şey çok renkli, hem de herşey yürüyüş mesafesinde. Bakalım, yarın daha iyi anlarız gerçekten bugün göründüğü kadar güzel bir yer mi, ama galiba öyle.

Az daha gelmeyecektik Varanasi’ye. Çünkü Delhi’ye, Jaipur’a ve Agra’ya çok uzak. Ama sonra dedik ki bir kere gidiyoruz şuraya, e bir daha benim bedava biletim de olmayacak, bari her yerini gezelim rahat rahat. İyi ki de böyle demişiz de Varanasi’ye gelmişiz:)

Şimdilik bu kadar. Yarın daha çok gezersek ben de daha çok şey anlatırım artık:)İyi uykular:)

Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler, haritalar, diğer yararlı şeyler... için buraya tıklayabilirsiniz:)

Saturday, January 13, 2007

Hindistan 9: 13 Ekim 2006-Agra

Bugün Agra’daki son günümüzdü. Agra’nın biraz dışındaki Fatehpur Sikri’yi de gördük ve Agra’da gezilecek yerleri böylece bitirmiş olduk:) Galiba her şehir için tam gereken zamanı ayırmışız evde plan yaparken, çünkü şimdiye kadar planladığımız her şeyi yapabildik. Zaten hepsi küçük şehirler olduğu için iki üç gün, gezilecek yerleri rahat rahat dolaşıp, biraz da ortada öylesine dolaşıp, oranın havasını anlamak için yeterli oluyor. Tabii sadece turist olarak:)Zaten Hindistan’da daha fazlasını da bünyemiz kaldırmaz herhalde:) Neyse:)Bugün ne yaptığımızı fazla uzatmadan anlatayım, çünkü şu anda Varanasi’ye giden trendeyiz ve tek ışık burada yandığı için trendeki bütün sivrisinekler tepeme toplanmış durumda:)

Sabah 9 gibi otelden çıkıp kapının önünden bir rickshawa bindik ve Fatehpur Sikri’ye giden otobüse binmek için Idgah Bus Station’a gittik. İstasyona gidelim deyince rickshawcu hemen uyandı tabii:)Fatehpur Sikri’ye mi, rickshawla gitmek istemez misiniz falan diye sormaya başladı. Yolda bir de arkadaşını bindirdi yanına, bu ikisi biz inene kadar konuştu durdu taksi daha rahat, onu istemezsen minibüs var, pahalıysa rickshaw olsun, bıdı bıdı bıdı.. Halbuki ben gelmeden önce rickshawların Fatehpur Sirki yoluna çıkmasına izin verilmiyor diye okumuştum ve yolda giderken de hiç rickshaw görmedik. Yani muhtemelen adamlar yine bizi kandırmaya çalışıyordu:) Rickshawa tamam desek ağğğ hayallah ricshawcu bir yere kadar gitmiş, taksi verelim falan diyeceklerdi:) Neyse, biz zaten otobüsle gitmek istiyorduk, o yüzden adamlara hayır deyip istasyonda indik, Fatehpur Sikri otobüsünü bulduk, bir güzel içine yerleştik:) Ön tarafta oturan uzun boylu adam ve bütün yol hiç susmadan konuşan kız arkadaşıyla, yan taraftaki fotoğraf makineli sevinçli İngiliz amca dışında tek turist bizdik:) Zaten herhalde turistler genellikle otobüsle falan uğraşmayıp taksiyle gidiyor Fatehpur Sikri’ye. E bir çoğu da Delhi’den günübirlik turlarla geliyor zaten. Yandaki fotoğrafı otobüs dolmadan çekmiştim. Sonra biraz doldu ama genel olarak böyle bir görüntüydü işte:)Karşıdaki adam da “şu elimde görmüş olduğunuz….” Satıcısı:)Bir şeyler anlattı Hintçe ama kimse ilgilenmeyince indi gitti.

Neyse işte. Otobüsle sallana sallana Fatehpur Sikri’ye vardık:) Fatehpur Sikri, aslında iki ismin birleşmesinden oluşuyormuş. Fatehpur yeni şehirmiş yani bu oturan adamların baktığı yer:) Sikri de eski şehir. Bizim turistçikler olarak gezeceğimiz kısım tabii eski kısımdı:)Otobüsün durduğu yerin hemen arkasındaki tepeye kendimizi vurup, yukarıdaki eski şehre tırmandık. Sonra inerken gördük ki bir merdiven varmış oraya çıkan ama biz o zaman bilmiyorduk:) Bu arada aşağıdayken birisi yanımıza gelip rehber ister misiniz demişti. Biz de tamam demiştik. Çünkü birkaç yerde Fatehpur Sikri çok karışık, rehber tutun falan diye bir şeyler okumuştum. O yerlerde sahte rehber tutmayın da diyordu tabii de, sahte olup olmadığını nereden anlayacağımızı söylememişlerdi:) Baktık adamın boynunda resimli falan bir kimliği var, üstünde rehber yazıyor, Rs50’ye anlaştık. Adam da bizi Jama Masjid’de gezdirip, tamam gezdiniz diye çıkardı. Sonra fark ettik ki bir kısım daha varmış gezilecek:)Adam herhalde korsan rehberdi, o yüzden bizi asıl biletle girilen kısma sokmadan camide dolandırıp çıkardı:) Biz de dolaşırken hep konuştuk durduk, nesi karışık buranın, niye rehber tutacakmışız ki falan diye:)

Bu arada rehber o kadar konuşkandı ki şöyle bir rahat rahat etrafa baktırmadı:)Sürekli bir şeyler anlatıyor, dinlemeyip başka bir şeyle ilgilenirsen illa dinletmek için insana yaklaşıyor, bir rahat vermiyor yani:)Bir sürü de hikaye anlattı. Ama sanki anlattıkları doğru değildi gibi geldi bize. Mesela Jama Masjid’in pencerelerine oyulmuş şekillerde hem haç, hem hilal, hem de lotus çiçeği varmış, böylece üç din birleşiyormuş falan. Bilmiyoruz belki de doğrudur ama sanki uyduruyor gibi geldi bize:) Yine de dinledik tabii napalım, adam asabi:) Dinlemezsen gözünü dikip bakıyor ters ters:) Acaba bu burada genel bir davranış mı ki. Jaipur’daki ricksahwcu da bir şey anlatırken yüzüne bakmayınca gözünü dikiyordu insana. Hayır anlamıyorlar ki biz oraya etrafı görmeye gelmişiz:)İlla o konuşurken gözünün içine bakılacak, can kulağıyla dinlenecek, mümkünse not alınacak:)

Fatehpur Sikri’yi gezdiğimizi sanarak, sadece onun içindeki bir kısım olan Jama Masjid’i dolaşmamız bitip, asabi rehberimizin zorla mermer olduğunu söyleyerek sattığı kumtaşından mumluğu da aldıktan sonra, tekrar aşağı inip otobüse bindik:) Dönüş yolu biraz sıcak oldu gerçi ama yine de rahattı. Halbuki pişmeyelim diye şöföre sorduk oturmadan önce, hangi taraf güneş oluyor falan diye. Adam da sağa oturun dedi, oturduk. Güneş de bütün yol sağdaydı:)Yani bilmiyorum dese çatlar sanki:) İlla cevap verecek:)

Neyse:) Fatehpur Sikri’nin bir kısmını da görmüş olduk böylece:) Agra’ya dönünce yemek yedik, otele gittik, toplandık, tren istasyonuna gittik, şimdi de trende, Varanasi yolundayız:)

Varanasi aslında Hindistan’a gelen çoğu insanın gittiği bir yer, ama herhalde genelde Delhi’den falan gidiyor insanlar. Ya da belki uçakla gidiyorlardır. Çünkü istasyonda tren bekleyen yabancı, bir biz vardık bir de üç Amerikalı. Diğerleri bohçalarının üzerinde oturmuş bekleyen Hintli kadınlar ve çocuklarıydı. Zaten istasyon çok karanlıktı ve yiyecek içecek satılan bir yer de yoktu. Pek kullanılmayan bir istasyon herhalde. Idgah İstasyonu. Neyse nasıl olsa tren şimdi gelir falan derken, bir de rötar yaptı tren, bir saat ayakta bekledik şimdi gelecek, şu gelen o mu ki acaba falan diye:) Aslında fazla rötar yapmadı da işte oturacak düzgün bir yer olmadığı için, ayakta dur dur sıkıldık biraz. Neyse sonunda geldi tren, koşuşarak hangi kapıdan bineceğimizi bulduk ve bindik. Oturarak giderken çok önemli değil de tabii yataklı trende doğru yere binmek önemli. Yanlış yere binip sabaha kadar ayakta kalmak da var:) Bir de meğer aradaki kapıları da kapıyorlarmış, tren hareket edince. Yanlış yere binse kalacak insan yani:)

Bindik trene işte, şimdi de Varanasi’ye doğru yola çıktık. Birazdan ben de uyurum artık, çünkü burada herkes trene biner binmez yatağını yapıp uyudu:)Biz de halbuki yanımıza kek, cips falan almıştık. Trene binince yeriz, biraz zaman geçiririz falan diye:) Meğer geçirecek zaman falan yokmuş. Trene biner binmez uyuyormuşsun zaman da kendi kendine geçiyormuş:)

Böyleyken böyle:)Bugün biraz kısa keseyim çünkü tepemde vızıldayan sivrisinekler üstüme üstüme dalışa geçtiler. İyi ki deli gibi hangi sivrisinek kaçırıcıyı bulduysak almışız. Yoksa şimdi uyuyamazdık korkudan herhalde. Hangi sivrisinek Chikungunya yapıyor, hangisi bildiğimiz sinek anlamıyor ki insan. Bacakları enine çizgiliymiş. Nasıl bakacaksak:)Herhalde “kardeş şu bacağını bi uzatıversene, sokmadan önce sana zahmet” falan diye bacak kontrolü yapmamızı bekliyorlar:) Neyse ki yanımızda bin bir çeşit sivrisinek kaçırıcı var yani. Bileklikler bileğimizde zaten. Spreyle kreme de bir güzel bulandık:)Bir de bir tarafı yapışkanlı okaliptüslü bantlar var yanımızda. Onları da adamların treninin sağına soluna yapıştırdık, huzura kavuştuk:) Şimdi tshirtü de kafama çeker uyurum artık rahat rahat:)

İyi uykular:)

Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler, haritalar, diğer yararlı şeyler... için buraya tıklayabilirsiniz:)

Thursday, January 11, 2007

Hindistan 8: 12 Ekim 2006-Agra

Tac Mahal’i gördük:)

Bugün sabahın altısında kalkıp bindik rickshawa, tıngır mıngır Tac Mahal’in kapısına gittik. Daha doğrusu kapısının yakınlarında bir yere. Çünkü kapının önüne kadar rickshawlar gidemiyormuş. Biz de bir 100 metre kadar önce inip kapıya doğru yürüdük. Bu arada da Lonely Planet’ın kitabında ve forumlarda herkesin bahsettiği Tac Mahal manzaralı denen otellerin bazılarını görmüş olduk. İçleri nasıl bilmiyoruz tabii de dışları pek şahane değildi:) İyi ki Tac Mahal manzarası falan diye tutturmayıp bizim otele gitmişiz, yoksa şimdi fıldır fıldır otel arıyor olacaktık herhalde:)

Yol üstünde gördüğümüz oteller biraz fazla küçük ve eski görünüyordu ve kimse binaya yaklaşmasın diye uğraşıyor gibi görünen bir maymun çetesi tarafından ele geçirilmişlerdi:) Hepsi böyle değildir herhalde bilmiyoruz da bizim gördüklerimiz pek otele benzemiyordu yani. Zaten Hindistan’daki otellerde penceresiz oda diye bir şey var. Burada fiyatlar tuvalet ve banyodan çok pencere ve havalandırma olup olmamasına göre değişiyor. Bunların olup olmamasına göre bazen bir yerde Rs100’e de kalınabiliyor Rs1000’e de. Neyse ki şimdiye kadar penceresiz bir odaya rastlamadık. Daha önce Hong Kong’da başımıza gelmişti çünkü, mecburen “gece açık hamburgerciler ekseninde Hong Kong’un gece hayatı, uyuşturucu satıcılarının çalışma şekli ve sorunları” başlıklı çalışmamızı yapmak durumunda kalmıştık sabaha kadar:) Sabaha kadar bir biz vardık hamburgercide bir de işte o telefonu çaldıkça motosikletle hemen bir yere kadar gidip gelen siyah deri ceketli adam ve arada bir gelip giden arkadaşları:)

Neyse:) Tac Mahal’in kapısına ulaştık ve biletimizi aldık. (Bu arada 3 kişi otele Rs500 verdik, Tac Mahal’e bir kişi Rs750’ye giriyor. Koskoca Tac Mahal tabii:)) İçeri hiçbir şey sokmuyorlar. Kalem, su, ciklet, leke bırakacak ne olursa işte. Gerçi pek üstümüzü aramadılar ama cama yazmışlar yasak diye. O yüzden de bari insanlar susuz kalmasın diye düşünmüşler, biletle birlikte bir şişe de su veriyorlar:)Bir de Tac Mahal’in içindeki mezar kısmına girerken kullanmak için galoş. Ondan sonra da hafif bir güvenlik kontrolünden geçip iç avluya giriyorsunuz. Burada saat dokuzdan sonra, Delhi’den çıkan turist grupları gelmeye başlayınca çok kuyruk oluyormuş. Biz girdiğimizde daha saat yediydi. Kimse yoktu. Ama gerçekten birkaç saat sonra ortalık kalabalıklaşmaya başladı.

Saat yediydi, kalabalık yoktu ama biz de film çekimine rastladık içeri girerken:) Bir koltuğu eksik olan Japon bir yönetmen ve ekibi, bir adamcağızı turuncu bir beze sarmalamışlar, eline de bir sopanın ucuna bağlı bohça gibi bir şey vermişler, Tac Mahal’in kapısında bir sağa bir sola yürütüyorlardı:) Bir gün televizyonda falan bugün çekilen filmi görürsek ağğğ biz de oradaydık deriz artık:) Neyse. Adam kapıdaki yürüyüşünü bitirip, bu sefer de herkesin çektirmek için itişip kakıştığı ünlü Tac Mahal fotoğrafı noktasında yürümeye başlayınca, zaten aceleyle hemen gezip gitmeye çalışan 40 kişilik bir turist grubu gologologogogloglgo diye özetlenebilecek şiddetli bir ses çıkararak yönetmenin etrafını çevirdi:) Bu sabah sabah enerjik ve de sinirli grubu gören ekip de kenara çekildi neyse ki:) Hadi bizim zamanımız var bekleriz de, gruplar için gerçekten de hiç hoş bir durum değildi. Gelmişler dünyanın bir ucundan TacMahal Tac Mahal diye. Zaten 40 kişinin 40’ı da sırayla aynı noktada durup arkasında Tac Mahal’le fotoğraf çektirecek, e zamanları da az. Saatlerce burada kalacak değiller. “Gologloglgolo”da haklıydılar yani:) Hem zaten sabah güneş doğarken daha güzel oluyormuş Tac Mahal, turistlerden biraz önce gelip çekseymiş onlar da. Ağğğ! :)

Film çekimini atlattıktan ve öfkeli turist grubunun geçmesini bekledikten sonra biz de kendimize bir "ünlüüü su yansımalı Tac Mahal fotoğrafı" çekip dolaşmaya başladık:) Bir Tac Mahal fotoğrafının en önemli öğesi olan:) bu küçük havuzlarda, aslında fıskiyeler çalışıyormuş normalde. Ama tabii o zaman ne yansıma kalıyor ne birşey. O yüzden de arada fıskiyeleri kapatıyorlarmış ki insanlar fotoğraf çeksin rahat rahat. Neyse ki biz oradayken fıskiyeler kapalıydı da bir sürü yansıma fotoğrafı çektik, çok mutluyuz:)

Yeterince yansıma yakaladıktan sonra giydik galoşlarımızı, bahçeden Tac Mahal’e çıktık. Tac Mahal güzel tamam, ama etrafındaki koskocaman boş alan da bu güzelliğinde çok etkili galiba. Etrafında o kadar geniş bir alan var ki, yürüyen herkes haliyle karıncaya dönüşüyor, Tac Mahal de kocaman zaten. İnsan bir bakıyor, kocaman, güzel, beyaz bir bina ve karıncalar:) Etkileniyor tabii:)

Tac Mahal’i gezerken bir rehber tutmadık biz. O yüzden de Tac Mahal hikayelerini çok bilmiyoruz. Zaten o hikayeler her yerde de var aslında ama yanımızdaki adam anlatırken bir ara bir şey duyduk. Onu anlatayım bari. Tac Mahal'in en içteki mezar kısmının duvarlarındaki taşlar dünyanın dört bir yanından Tac Mahal için getirilmiş. Mermer oyulduktan sonra bu değerli ve yarı değerli taşları mermere gömmüşler. Zaten bu mermere kakma işi Agra’nın en önemli hediyelik eşya konusu. Tac Mahal’in dış duvarları da iç duvarları da beyaz mermere kakma taşlarla süslü. O yüzden Agra’da bir sürü böyle hediyelik eşya satılıyor. Hatta dün rickshawcunun bizi sürüklediği dükkanda küçücük bir kutu sorduk, ucuz bir şeyse alalım bari diye. 300 YTL’ye satılıyordu:) Herhalde Hindistan’da şimdiye kadar gördüğümüz en pahalı şey bunlardı. Daha büyük boy kutuları sormadık artık tabii:)

Bir hikaye de ben evdeyken okumuştum. Onu da anlatayım:) Şah Cihan aşkından mı yoksa artık karısının vasiyeti üzerine mi belli değil ama işte Tac Mahal’i yaptırdıktan sonra, karşısına da kendisi için bir mezar yaptırmak istiyormuş aslında. Zaten Tac Mahal’de her şey simetrik. O mezar da Tac Mahal’in simetriği olacaktı herhalde. Aslında ne güzel olurmuş. Onu siyah mermerden yapacakmış, bu da beyaz. Böyle karşılıklı bunlar duracakmış. Ama Şah Cihan kendi Tac Mahal'ini yaptıramadan çocuklarından biri yönetimi elinden alıp, onu da Agra Fort’a hapsetmiş. Bu arada Agra Fort dün gittiğimiz, uzaktan güzel güzel Tac Mahal’i gören yer. Böylece Şah Cihan da işte ölene kadar burada Tac Mahal’e karşı oturmuş durmuş. Sonunda ölünce onu da Tac Mahal’e, eşinin yanına gömmüşler. Bu yüzden de her şeyin simetrik olduğu Tac Mahal’de mezarların olduğu kısım simetrik değilmiş. Gerçekten de baktık değildi:) Daire şeklindeki mezar odacığı içinde ortada bir tabut var, onun bir yanında bir tane daha var. Ama öbür yanı boş olunca daireler, ortalamalar falan bütün denge bozulmuş tabii. Sen yönettin ben yönettim derken yazık olmuş kadının mezarına.

Bir de yakın zamanda Tac Mahal’in dışına bir hava kirliliği ölçüm aleti koymuşlar. Onun verdiği sonuçlara bakılırsa kadının mezarına yazık olmaya devam ediyor. Hatta bırak Tac Mahal’i, herkese yazık oluyor. Hava kirliliği dolayısıyla Tac Mahal’in mermerleri renk değiştiriyormuş falan ama oradaki göstergeler doğruysa, olay yerinden hemen koşarak uzaklaşsak iyi olacak:) Olması gerekenin çok üstündeydi bütün değerler. Dünden beri boğazımız da ağrımaya başladı. Acaba hava kirliliğinden olabilir mi ki. Babamın sesi de kısılıyor. Neyse ki fazla kalmayacağız ama o yüzden olduysa yazık burada yaşayan insanlara.

Burada bir de çöp yakma adeti çıktı başımıza. Herhalde diğer şehirlerde de yakıyorlardır da biz burada otelin önünde yakılınca fark ettik durumu. O yol kenarına yığdıkları çöpleri bütün gün inekler, köpekler, domuzlar falan eşeliyor önce. Aradan buldukları yeşillikleri falan yiyorlar. Akşam da birileri gelip kalan çöpleri yakıyor, hep beraber bir güzel duman içinde oturuyorlar. Şu anda aşağıda yanıyor mesela, bütün koku içeri doldu. Her yer böyleyse hava kirlenir tabii. Kağıtlar, plastikler hepsi birden yanıyor. Bakalım sabaha kadar sürecek mi.

Neyse Tac Mahal böyleydi işte. Güzeldi, insanlar karınca gibiydi, beyazdı, simetrikti, hava kirliliği ölçüm cihazı vardı. Bir de bahçesinde inekler vardı:)Az daha unutuyordum. Dekor olsun diye mi getirdiler bilmiyoruz ama biz çıkarken bahçeye üç dört inek getirdiler. İçeri kalem bile sokmuyorlar ama inekler lalalaaa diye dolaşıyor içeride, bahçeyi yiyerek:) İnekçikler ortada dolanmaya, insanlar da inekli Tac Mahal fotoğrafı için ineklerin üstüne üstüne koşmaya başladı:) Biz de iki tane çekip Tac Mahal’den çıktık:)

Bu sefer farklı bir yerden gidelim diye girdiğimiz kapının karşısındaki kapıdan çıktık, satıcıları nonononono diye püskürtüp etrafta biraz yürüdük. Gelmeden önce forumlarda falan, kanalizasyon sokaklardan akar diye okumuştuk, ama bugüne kadar rastlamamıştık daha. Burada kanalizasyon gerçekten daracık sokağın hemen yanından akıyordu. Bir de burada köpekler biraz sinirli galiba. İlk defa kavga eden köpek gördük. Delhi’de de Jaipur’da da her yer köpek doluydu. Burası da öyle. Ama özellikle Delhi’deki köpekler o kadar sakindi ki, burada kavga eden köpek görünce şaşırdık. Delhi’de her sokakta 20 tane falan köpek vardı. Hepsi de ince, narin yapılı, tazı gibi, burunları ince uzun, küçük kafalı, ince patili, çok güzel köpeklerdi. Sanki tazı karışmış gibi ırklarına. Belki de cinsleri böyledir, bilmiyoruz ama gerçekten çok güzellerdi. Sesleri de çıkmıyor. Hepsi bir yerde kıvrılmış güzel güzel uyuyor:)Nasıl olsa bütün gittiğimiz şehirlerdeki köpekler öyledir diye düşünmüştük ama değilmiş meğer. Jaipur’daki köpekler o kadar ince, narin falan değildi. Buradakiler de kavga etmeye başladı işte. Demek onlar Delhi köpeği:) Ama çok güzellerdi gerçekten. Biraz da açlıktan zayıftılar tabii, ama özellikleri zayıflık değildi yani. Şişmanlasa da öyle incecik olur onlar herhalde. Böyle yassı uzun kafacıkları falan. Tazıya benziyorlardı işte. Keşke bir fotoğraflarını da çekseymişiz. Nasıl olsa sonra çekeriz diye çekmemiştik. Bunlar da başladı kavgaya:)Neyse. Tac Mahal’in çevresindeki sokaklarda biraz dolanıp, saat dokuz gibi rickshawa bindik ve uyumaya otele gittik. Zaten bugünlük gezecek çok yer de kalmamıştı.

Öğleden sonraya kadar uyuduk. Kalkıp yemek yedik ve Agra’nın, ilk gün rickshawcunun bizi götürmediği pazarlarını dolaşmaya gittik. Önce Kinari Bazaar’a, yani Agra’nın eski kısmının pazarına gittik. Kinari Bazaar, Jama Masjid’in çevresindeki dar sokaklardan oluşuyor ve her şeyin satıldığı küçük küçük dükkanlarla dolu. Çorapçılar, plastikçiler, etçiler, kumaşçılar, her şey vardı. Ama çok kalabalıktı. Biraz dolandıktan sonra bindik bir rickshawa bu sefer de şehrin yeni kısmının pazarına gittik. Yani Sadar Bazaar’a. Nedense herkes Sadar Bazaar çok kötüdür, pahalıdır, gitmeyin falan diyordu. Halbuki bir şey olduğu yokmuş, iyi ki gittik. Dükkanlar pahalı mıydı bilmiyoruz ama zaten dükkan dedikleri bir yabancı marka, bir beyaz eşyacı ve bazı giyim eşyası satan yerlerdi. Çünkü diğerleri zaten bakkal, pizzacı gibi dükkanlar. E beyaz eşya da alacak değiliz herhalde Agra’dan:) İyi ki gitmişiz yani. Burada kaldırım bile vardı:)Kinari Bazaar’dan sonra kendimize arabalardan ve motosikletlerden kaçabilecek bir yer bulmamız çok iyi geldi doğrusu:) Üstüne bir de soğuk kahve içtik mcdonaldsta. Şimdi de oteldeyiz işte, aşağıda yanan çöplerin dumanını içimize çekiyoruz:) Havalar nasıl olursa olsun sizin havanız temiz olsun:)İyi uykular:)

Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler... için buraya tıklayabilirsiniz:)