Wednesday, January 17, 2007

Hindistan 10: 14 Ekim 2006-Varanasi

Bugün Varanasi’deki ilk günümüz ve burası çok güzel. Haa bir de bugün sahte otel şebekesi tarafından kaçırıldık:)Neyse baştan anlatayım:)

Tren yolculuğu güzel geçti. Zaten trene biner binmez herkesin uyuduğunu anlatmıştım. Biz de onların arkasından sivrisinek kovucuları sürüp yattık ve sabaha kadar da bir güzel uyuduk:)Hem de hiçbir sivrisinek tarafından ısırılmadan:)Sabah kalktık, görevliler kahvaltı ister misiniz diye sorup acılı vegetable cutletlerden getirdi:) Artık kahvaltıda acı yemeye alıştım galiba:) Eve dönünce de sabahları acı bir şey isteyecek canım bir şey değil:)Neyse işte, acı cutletleri, getirdikleri tatlı ketçaba batırıp yedik. Biraz da yanımızdaki şeylerden yedikten sonra oturup camdan dışarıyı seyrettik. Gündüz tren yolculuğu güzel oluyormuş. Daha çok yeşillik görünüyor camdan ama olsun, yine de ilginç geliyor insana.


Tren sonunda saat 11 gibi Varanasi’ye vardı ve tabii yine trenden inmemizle otelci adamların üstümüze saldırması bir oldu. Bir de bu sefer rezervasyon yaptırmadan gelen bir tek biz vardık galiba trende, diğer turistler onları karşılayanlarla gidince bütün adamlar bizim etrafımıza toplandı tabii. Bizim gideceğimiz bir otel var diyoruz, gelmeden önce aradık diyoruz adamlar anlamıyor. İlla sizin otelin olduğu sokaklar çok dar, oraya rickshaw girmez biz sizi bizim otele götürelim diye tutturdular. Sonra bugün gezerken gördük ki yok öyle bir şey tabii. Bunların işleri güçleri yalan. Halbuki dese ki bizim otelin etrafı daha temiz pak, sakin falan, belki de insan gider. Ama öyle saçma sapan yalanlar söylüyorlar ki insan anlıyor haliyle, ondan sonra da gideceği varsa da gitmiyor.

Neyse. Adamlar habire bizim otelin oraya rickshaw girer falan deyip durunca, onların otelinin ghatların olduğu kısımda değil de arka kısımda olabileceği geldi aklımıza bir anda. Gelmeden önce okumuştum. Ganj kenarında olmayan daha yeni, iyi durumda oteller de var burada. Ama biz gezeceğimiz yerlere yakın bir otelde kalıp, canımız istediğinde çıkıp yürüyerek ortada dolanmak istediğimiz için Ganj kıyısındaki, ghatların oradaki otellerden birinde kalmaya karar vermiştik. Adama otelinin nerede olduğunu sorduk, arka tarafta olduğunu duyunca da nonono diyerek kaçmaya başladık:) O sırada kapıya da ulaşmıştık artık, adamlar arkamızdan o zaman bilmemne oteline götüreyim falan derken istasyondan çıktık sonunda. Ama tabii kurtulamadık:) Bu sefer de rickshawcular geldi. Birine adresi söyledik. O da tutturdu oraya rickshaw girmez diye. Haydaaa. Biz o adamla, giriyor biliyoruz falan diye uğraşırken başka biri geldi, o adam deli siz onu bırakın, ben sizi söylediğiniz otele götürürüm deyip bindirdi bizi arabasına. Bir yandan da adamla hala tartışıyor gibi bir şeyler söylüyor falan. Hep aynı numara aslında:) Önce biri takılıyor peşinize, siz ona kızınca öbürü gelip sizi onun elinden “kurtarıyor”:) adamla kavga edip, bir kahraman edasıyla sizi istediğiniz yere, daha doğrusu kendi istediği yere götürüyor:)

İnsan gezmiyor da burada yaşıyor olsa gerçekten çok rahatsız olur herhalde. Sürekli nasıl kandırsak da kazıklasak diye yaklaşıyorlar insana. Belki de bize rastlamadı bilmiyoruz ama neredeyse iki hafta oldu, daha bir çıkarı olmadan bize bir kelime bile söyleyen olmadı. Ya yalan söylüyorlar, ya numara yapıyorlar, ya birazdan götürmeye çalışacakları dükkan için güven oluşturmaya çalışıyorlar. Bir de şimdi bu şebeke çıktı başımıza işte:)

Bindik rickshawa, adam içimizi rahatlatsın da şöyle bizi rahatça bir kandırsın diye “ooooo, sizin otel çok güzel, yolu da güzeeel, very gooood” demeye başladı:)Biz şüphelendik tabii. Ne de olsa tecrübeliyiz artık:) Adamlar iyi şeyler söylemeye başlayınca, hele bir de ailesi ve çocukları olduğunu anlatmaya başlayınca o adam kesin insana istemediği bir şey yaptırmak istiyor:) Tamam da Bizi otele götürürken ne yapabilir ki. Olsa olsa otelciden komisyon alıp, sonra da bizi şehir turuna çıkarmak isteyecektir, onun için güven çalışması yapıyordur falan. Diye düşünüyorduk:)Meğer Varanasi, bu turist kazıklama konusunda diğer şehirlerin bayağı önündeymiş:) Bunlar öyle komisyonla falan uğraşmıyor, koskaca şebeke kurmuş organize çalışıyorlarmış:)

Bunları, adam Schindhia diye Sandhia otelinin önünde durup, geldik işte deyince anlayabildik tabii:) Adamlar otellerin sahtesini yapmış:)Hem de galiba hepsinin:)Yani en azından turistler arasında adı duyulan, lonely planet’a falan çıkanların sahtesini yapmışlar. İnsanları da ayarlamışlar. Kimse bir şey söylemiyor.

Adam bizi ismi farklı bir otele sokmaya çalışınca, biz de etraftaki insanlardan nerede olduğumuzu öğrenip, buranın bizim istediğimiz yer olmadığını söylemek istedik. Annem de güvenilir bir adamdır diye kapısının önünde oturan 60 yaşlarında bir eczacıya caddenin adını sormaya gitti. Adam cevap vereceğine sırıta sırıta bakıp arkadaşına dönmüş, bir şeyler söylemiş ve birlikte gülmüşler:(

Bunun üzerine biz de başkalarıyla uğraşmayı bıraktık, tamam deyip çıktık yukarı, haritadan gitmek istediğimiz yeri otelciye gösterdik. Baktı çok ısrar ediyoruz o da kendi otelinin yerini gösterip, başka bir yer olduğunu kabul etti. Rickshawcu da bir anda sanki iki saattir burası sizin otel diye tutturan kendisi değilmiş gibi “ağğ eveet, farklı burası, şimdi götürüyorum sizi istediğiniz otele” demeye başladı:) Annem bir ara siz en iyisi bizi bir polise götürün dedi, adam biraz korksun diye. O da cevap olarak tabii götürürüm dedi pişkin pişkin:)Herhalde polisin de sahtesi var bunlarda:) Forumlarda okumuştum zaten. Trenlerde falan mesela, ya da yolda, bir anda gelip bir suç işlediğini iddia edip tutuklayacaklarını söylüyorlarmış. Bayağı üniformalı, kimlikleri, kartları falan olan sahte polisler. Ondan sonra da sizi bırakmak için rüşvet istiyorlarmış. Tabii şimdi Hindistan’ın bir de uyuşturucu durumu var. Hele Varanasi’ye neredeyse cebinde esrarı olmayanı almıyorlar:) O yüzden bu gibi şeyleri yapmaları daha kolay oluyordur herhalde. Tabii bizim çekirdek aile halimizden bir şey çıkaramayacakları belli olduğu için böyle bir şeyler yapmadılar neyse ki, ama tek başına dolaşan bir sürü turisti bir deniyorlardır herhalde.

Adamla itişe kakışa bindik yine rickshawa. Aslında binmeyip kendi kendimize debelenmemiz lazımdı ama işte babam trenden indiğinden beri iyice hasta olmuştu, uzatmayalım dedik. Biraz gittik, adam şu sağda bir otel daha var, onu da göstereyim beğenmezseniz sizinkine gideriz dedi. Babam öksürmeye falan da başlamıştı. Kendini halsiz de hissetmeye başlayınca, tamam dedik adama, otele baktık, yerleştik.

Yogi Lodge diye bir otelde kalıyoruz şimdi. 3 kişi bir gece Rs500. Bu da diğer oteller gibi. Banyosu, sıcak suyu, televizyonu, havalandırması falan var. E yeri de iyi. Hemen Ganj’ın arkasındaki ana caddenin üstünde. İyi çıktı yani otelimiz:)

Otele yerleşir yerleşmez babam yattı. İyileşmek için bütün gün uyudu. Biz de annemle biraz uyuduk, ama saat dörde doğru çıkıp etrafta ne var ne yok diye bir bakındık.

Ana yoldan sola doğru giden genişçe bir sokaktan girdik ve Ganj’a çıktık. Oradan da merkez ghat olduğunu tahmin ettiğimiz yere kadar yürüyüp geri döndük. Şimdi zaten tek başımıza dökülmüşüz ortalığa, hava da kararmış, fazla dolanıp kayıp falan olmayalım diye her yeri dolaşmadık ama gördüğümüz kadarıyla burası Hindistan’da şimdiye kadar geldiğimiz en güzel ve ilginç yer. Her yerden değişik bir şeyler çıkıyor, her şey çok renkli, hem de herşey yürüyüş mesafesinde. Bakalım, yarın daha iyi anlarız gerçekten bugün göründüğü kadar güzel bir yer mi, ama galiba öyle.

Az daha gelmeyecektik Varanasi’ye. Çünkü Delhi’ye, Jaipur’a ve Agra’ya çok uzak. Ama sonra dedik ki bir kere gidiyoruz şuraya, e bir daha benim bedava biletim de olmayacak, bari her yerini gezelim rahat rahat. İyi ki de böyle demişiz de Varanasi’ye gelmişiz:)

Şimdilik bu kadar. Yarın daha çok gezersek ben de daha çok şey anlatırım artık:)İyi uykular:)

Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler, haritalar, diğer yararlı şeyler... için buraya tıklayabilirsiniz:)

Saturday, January 13, 2007

Hindistan 9: 13 Ekim 2006-Agra

Bugün Agra’daki son günümüzdü. Agra’nın biraz dışındaki Fatehpur Sikri’yi de gördük ve Agra’da gezilecek yerleri böylece bitirmiş olduk:) Galiba her şehir için tam gereken zamanı ayırmışız evde plan yaparken, çünkü şimdiye kadar planladığımız her şeyi yapabildik. Zaten hepsi küçük şehirler olduğu için iki üç gün, gezilecek yerleri rahat rahat dolaşıp, biraz da ortada öylesine dolaşıp, oranın havasını anlamak için yeterli oluyor. Tabii sadece turist olarak:)Zaten Hindistan’da daha fazlasını da bünyemiz kaldırmaz herhalde:) Neyse:)Bugün ne yaptığımızı fazla uzatmadan anlatayım, çünkü şu anda Varanasi’ye giden trendeyiz ve tek ışık burada yandığı için trendeki bütün sivrisinekler tepeme toplanmış durumda:)

Sabah 9 gibi otelden çıkıp kapının önünden bir rickshawa bindik ve Fatehpur Sikri’ye giden otobüse binmek için Idgah Bus Station’a gittik. İstasyona gidelim deyince rickshawcu hemen uyandı tabii:)Fatehpur Sikri’ye mi, rickshawla gitmek istemez misiniz falan diye sormaya başladı. Yolda bir de arkadaşını bindirdi yanına, bu ikisi biz inene kadar konuştu durdu taksi daha rahat, onu istemezsen minibüs var, pahalıysa rickshaw olsun, bıdı bıdı bıdı.. Halbuki ben gelmeden önce rickshawların Fatehpur Sirki yoluna çıkmasına izin verilmiyor diye okumuştum ve yolda giderken de hiç rickshaw görmedik. Yani muhtemelen adamlar yine bizi kandırmaya çalışıyordu:) Rickshawa tamam desek ağğğ hayallah ricshawcu bir yere kadar gitmiş, taksi verelim falan diyeceklerdi:) Neyse, biz zaten otobüsle gitmek istiyorduk, o yüzden adamlara hayır deyip istasyonda indik, Fatehpur Sikri otobüsünü bulduk, bir güzel içine yerleştik:) Ön tarafta oturan uzun boylu adam ve bütün yol hiç susmadan konuşan kız arkadaşıyla, yan taraftaki fotoğraf makineli sevinçli İngiliz amca dışında tek turist bizdik:) Zaten herhalde turistler genellikle otobüsle falan uğraşmayıp taksiyle gidiyor Fatehpur Sikri’ye. E bir çoğu da Delhi’den günübirlik turlarla geliyor zaten. Yandaki fotoğrafı otobüs dolmadan çekmiştim. Sonra biraz doldu ama genel olarak böyle bir görüntüydü işte:)Karşıdaki adam da “şu elimde görmüş olduğunuz….” Satıcısı:)Bir şeyler anlattı Hintçe ama kimse ilgilenmeyince indi gitti.

Neyse işte. Otobüsle sallana sallana Fatehpur Sikri’ye vardık:) Fatehpur Sikri, aslında iki ismin birleşmesinden oluşuyormuş. Fatehpur yeni şehirmiş yani bu oturan adamların baktığı yer:) Sikri de eski şehir. Bizim turistçikler olarak gezeceğimiz kısım tabii eski kısımdı:)Otobüsün durduğu yerin hemen arkasındaki tepeye kendimizi vurup, yukarıdaki eski şehre tırmandık. Sonra inerken gördük ki bir merdiven varmış oraya çıkan ama biz o zaman bilmiyorduk:) Bu arada aşağıdayken birisi yanımıza gelip rehber ister misiniz demişti. Biz de tamam demiştik. Çünkü birkaç yerde Fatehpur Sikri çok karışık, rehber tutun falan diye bir şeyler okumuştum. O yerlerde sahte rehber tutmayın da diyordu tabii de, sahte olup olmadığını nereden anlayacağımızı söylememişlerdi:) Baktık adamın boynunda resimli falan bir kimliği var, üstünde rehber yazıyor, Rs50’ye anlaştık. Adam da bizi Jama Masjid’de gezdirip, tamam gezdiniz diye çıkardı. Sonra fark ettik ki bir kısım daha varmış gezilecek:)Adam herhalde korsan rehberdi, o yüzden bizi asıl biletle girilen kısma sokmadan camide dolandırıp çıkardı:) Biz de dolaşırken hep konuştuk durduk, nesi karışık buranın, niye rehber tutacakmışız ki falan diye:)

Bu arada rehber o kadar konuşkandı ki şöyle bir rahat rahat etrafa baktırmadı:)Sürekli bir şeyler anlatıyor, dinlemeyip başka bir şeyle ilgilenirsen illa dinletmek için insana yaklaşıyor, bir rahat vermiyor yani:)Bir sürü de hikaye anlattı. Ama sanki anlattıkları doğru değildi gibi geldi bize. Mesela Jama Masjid’in pencerelerine oyulmuş şekillerde hem haç, hem hilal, hem de lotus çiçeği varmış, böylece üç din birleşiyormuş falan. Bilmiyoruz belki de doğrudur ama sanki uyduruyor gibi geldi bize:) Yine de dinledik tabii napalım, adam asabi:) Dinlemezsen gözünü dikip bakıyor ters ters:) Acaba bu burada genel bir davranış mı ki. Jaipur’daki ricksahwcu da bir şey anlatırken yüzüne bakmayınca gözünü dikiyordu insana. Hayır anlamıyorlar ki biz oraya etrafı görmeye gelmişiz:)İlla o konuşurken gözünün içine bakılacak, can kulağıyla dinlenecek, mümkünse not alınacak:)

Fatehpur Sikri’yi gezdiğimizi sanarak, sadece onun içindeki bir kısım olan Jama Masjid’i dolaşmamız bitip, asabi rehberimizin zorla mermer olduğunu söyleyerek sattığı kumtaşından mumluğu da aldıktan sonra, tekrar aşağı inip otobüse bindik:) Dönüş yolu biraz sıcak oldu gerçi ama yine de rahattı. Halbuki pişmeyelim diye şöföre sorduk oturmadan önce, hangi taraf güneş oluyor falan diye. Adam da sağa oturun dedi, oturduk. Güneş de bütün yol sağdaydı:)Yani bilmiyorum dese çatlar sanki:) İlla cevap verecek:)

Neyse:) Fatehpur Sikri’nin bir kısmını da görmüş olduk böylece:) Agra’ya dönünce yemek yedik, otele gittik, toplandık, tren istasyonuna gittik, şimdi de trende, Varanasi yolundayız:)

Varanasi aslında Hindistan’a gelen çoğu insanın gittiği bir yer, ama herhalde genelde Delhi’den falan gidiyor insanlar. Ya da belki uçakla gidiyorlardır. Çünkü istasyonda tren bekleyen yabancı, bir biz vardık bir de üç Amerikalı. Diğerleri bohçalarının üzerinde oturmuş bekleyen Hintli kadınlar ve çocuklarıydı. Zaten istasyon çok karanlıktı ve yiyecek içecek satılan bir yer de yoktu. Pek kullanılmayan bir istasyon herhalde. Idgah İstasyonu. Neyse nasıl olsa tren şimdi gelir falan derken, bir de rötar yaptı tren, bir saat ayakta bekledik şimdi gelecek, şu gelen o mu ki acaba falan diye:) Aslında fazla rötar yapmadı da işte oturacak düzgün bir yer olmadığı için, ayakta dur dur sıkıldık biraz. Neyse sonunda geldi tren, koşuşarak hangi kapıdan bineceğimizi bulduk ve bindik. Oturarak giderken çok önemli değil de tabii yataklı trende doğru yere binmek önemli. Yanlış yere binip sabaha kadar ayakta kalmak da var:) Bir de meğer aradaki kapıları da kapıyorlarmış, tren hareket edince. Yanlış yere binse kalacak insan yani:)

Bindik trene işte, şimdi de Varanasi’ye doğru yola çıktık. Birazdan ben de uyurum artık, çünkü burada herkes trene biner binmez yatağını yapıp uyudu:)Biz de halbuki yanımıza kek, cips falan almıştık. Trene binince yeriz, biraz zaman geçiririz falan diye:) Meğer geçirecek zaman falan yokmuş. Trene biner binmez uyuyormuşsun zaman da kendi kendine geçiyormuş:)

Böyleyken böyle:)Bugün biraz kısa keseyim çünkü tepemde vızıldayan sivrisinekler üstüme üstüme dalışa geçtiler. İyi ki deli gibi hangi sivrisinek kaçırıcıyı bulduysak almışız. Yoksa şimdi uyuyamazdık korkudan herhalde. Hangi sivrisinek Chikungunya yapıyor, hangisi bildiğimiz sinek anlamıyor ki insan. Bacakları enine çizgiliymiş. Nasıl bakacaksak:)Herhalde “kardeş şu bacağını bi uzatıversene, sokmadan önce sana zahmet” falan diye bacak kontrolü yapmamızı bekliyorlar:) Neyse ki yanımızda bin bir çeşit sivrisinek kaçırıcı var yani. Bileklikler bileğimizde zaten. Spreyle kreme de bir güzel bulandık:)Bir de bir tarafı yapışkanlı okaliptüslü bantlar var yanımızda. Onları da adamların treninin sağına soluna yapıştırdık, huzura kavuştuk:) Şimdi tshirtü de kafama çeker uyurum artık rahat rahat:)

İyi uykular:)

Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler, haritalar, diğer yararlı şeyler... için buraya tıklayabilirsiniz:)

Thursday, January 11, 2007

Hindistan 8: 12 Ekim 2006-Agra

Tac Mahal’i gördük:)

Bugün sabahın altısında kalkıp bindik rickshawa, tıngır mıngır Tac Mahal’in kapısına gittik. Daha doğrusu kapısının yakınlarında bir yere. Çünkü kapının önüne kadar rickshawlar gidemiyormuş. Biz de bir 100 metre kadar önce inip kapıya doğru yürüdük. Bu arada da Lonely Planet’ın kitabında ve forumlarda herkesin bahsettiği Tac Mahal manzaralı denen otellerin bazılarını görmüş olduk. İçleri nasıl bilmiyoruz tabii de dışları pek şahane değildi:) İyi ki Tac Mahal manzarası falan diye tutturmayıp bizim otele gitmişiz, yoksa şimdi fıldır fıldır otel arıyor olacaktık herhalde:)

Yol üstünde gördüğümüz oteller biraz fazla küçük ve eski görünüyordu ve kimse binaya yaklaşmasın diye uğraşıyor gibi görünen bir maymun çetesi tarafından ele geçirilmişlerdi:) Hepsi böyle değildir herhalde bilmiyoruz da bizim gördüklerimiz pek otele benzemiyordu yani. Zaten Hindistan’daki otellerde penceresiz oda diye bir şey var. Burada fiyatlar tuvalet ve banyodan çok pencere ve havalandırma olup olmamasına göre değişiyor. Bunların olup olmamasına göre bazen bir yerde Rs100’e de kalınabiliyor Rs1000’e de. Neyse ki şimdiye kadar penceresiz bir odaya rastlamadık. Daha önce Hong Kong’da başımıza gelmişti çünkü, mecburen “gece açık hamburgerciler ekseninde Hong Kong’un gece hayatı, uyuşturucu satıcılarının çalışma şekli ve sorunları” başlıklı çalışmamızı yapmak durumunda kalmıştık sabaha kadar:) Sabaha kadar bir biz vardık hamburgercide bir de işte o telefonu çaldıkça motosikletle hemen bir yere kadar gidip gelen siyah deri ceketli adam ve arada bir gelip giden arkadaşları:)

Neyse:) Tac Mahal’in kapısına ulaştık ve biletimizi aldık. (Bu arada 3 kişi otele Rs500 verdik, Tac Mahal’e bir kişi Rs750’ye giriyor. Koskoca Tac Mahal tabii:)) İçeri hiçbir şey sokmuyorlar. Kalem, su, ciklet, leke bırakacak ne olursa işte. Gerçi pek üstümüzü aramadılar ama cama yazmışlar yasak diye. O yüzden de bari insanlar susuz kalmasın diye düşünmüşler, biletle birlikte bir şişe de su veriyorlar:)Bir de Tac Mahal’in içindeki mezar kısmına girerken kullanmak için galoş. Ondan sonra da hafif bir güvenlik kontrolünden geçip iç avluya giriyorsunuz. Burada saat dokuzdan sonra, Delhi’den çıkan turist grupları gelmeye başlayınca çok kuyruk oluyormuş. Biz girdiğimizde daha saat yediydi. Kimse yoktu. Ama gerçekten birkaç saat sonra ortalık kalabalıklaşmaya başladı.

Saat yediydi, kalabalık yoktu ama biz de film çekimine rastladık içeri girerken:) Bir koltuğu eksik olan Japon bir yönetmen ve ekibi, bir adamcağızı turuncu bir beze sarmalamışlar, eline de bir sopanın ucuna bağlı bohça gibi bir şey vermişler, Tac Mahal’in kapısında bir sağa bir sola yürütüyorlardı:) Bir gün televizyonda falan bugün çekilen filmi görürsek ağğğ biz de oradaydık deriz artık:) Neyse. Adam kapıdaki yürüyüşünü bitirip, bu sefer de herkesin çektirmek için itişip kakıştığı ünlü Tac Mahal fotoğrafı noktasında yürümeye başlayınca, zaten aceleyle hemen gezip gitmeye çalışan 40 kişilik bir turist grubu gologologogogloglgo diye özetlenebilecek şiddetli bir ses çıkararak yönetmenin etrafını çevirdi:) Bu sabah sabah enerjik ve de sinirli grubu gören ekip de kenara çekildi neyse ki:) Hadi bizim zamanımız var bekleriz de, gruplar için gerçekten de hiç hoş bir durum değildi. Gelmişler dünyanın bir ucundan TacMahal Tac Mahal diye. Zaten 40 kişinin 40’ı da sırayla aynı noktada durup arkasında Tac Mahal’le fotoğraf çektirecek, e zamanları da az. Saatlerce burada kalacak değiller. “Gologloglgolo”da haklıydılar yani:) Hem zaten sabah güneş doğarken daha güzel oluyormuş Tac Mahal, turistlerden biraz önce gelip çekseymiş onlar da. Ağğğ! :)

Film çekimini atlattıktan ve öfkeli turist grubunun geçmesini bekledikten sonra biz de kendimize bir "ünlüüü su yansımalı Tac Mahal fotoğrafı" çekip dolaşmaya başladık:) Bir Tac Mahal fotoğrafının en önemli öğesi olan:) bu küçük havuzlarda, aslında fıskiyeler çalışıyormuş normalde. Ama tabii o zaman ne yansıma kalıyor ne birşey. O yüzden de arada fıskiyeleri kapatıyorlarmış ki insanlar fotoğraf çeksin rahat rahat. Neyse ki biz oradayken fıskiyeler kapalıydı da bir sürü yansıma fotoğrafı çektik, çok mutluyuz:)

Yeterince yansıma yakaladıktan sonra giydik galoşlarımızı, bahçeden Tac Mahal’e çıktık. Tac Mahal güzel tamam, ama etrafındaki koskocaman boş alan da bu güzelliğinde çok etkili galiba. Etrafında o kadar geniş bir alan var ki, yürüyen herkes haliyle karıncaya dönüşüyor, Tac Mahal de kocaman zaten. İnsan bir bakıyor, kocaman, güzel, beyaz bir bina ve karıncalar:) Etkileniyor tabii:)

Tac Mahal’i gezerken bir rehber tutmadık biz. O yüzden de Tac Mahal hikayelerini çok bilmiyoruz. Zaten o hikayeler her yerde de var aslında ama yanımızdaki adam anlatırken bir ara bir şey duyduk. Onu anlatayım bari. Tac Mahal'in en içteki mezar kısmının duvarlarındaki taşlar dünyanın dört bir yanından Tac Mahal için getirilmiş. Mermer oyulduktan sonra bu değerli ve yarı değerli taşları mermere gömmüşler. Zaten bu mermere kakma işi Agra’nın en önemli hediyelik eşya konusu. Tac Mahal’in dış duvarları da iç duvarları da beyaz mermere kakma taşlarla süslü. O yüzden Agra’da bir sürü böyle hediyelik eşya satılıyor. Hatta dün rickshawcunun bizi sürüklediği dükkanda küçücük bir kutu sorduk, ucuz bir şeyse alalım bari diye. 300 YTL’ye satılıyordu:) Herhalde Hindistan’da şimdiye kadar gördüğümüz en pahalı şey bunlardı. Daha büyük boy kutuları sormadık artık tabii:)

Bir hikaye de ben evdeyken okumuştum. Onu da anlatayım:) Şah Cihan aşkından mı yoksa artık karısının vasiyeti üzerine mi belli değil ama işte Tac Mahal’i yaptırdıktan sonra, karşısına da kendisi için bir mezar yaptırmak istiyormuş aslında. Zaten Tac Mahal’de her şey simetrik. O mezar da Tac Mahal’in simetriği olacaktı herhalde. Aslında ne güzel olurmuş. Onu siyah mermerden yapacakmış, bu da beyaz. Böyle karşılıklı bunlar duracakmış. Ama Şah Cihan kendi Tac Mahal'ini yaptıramadan çocuklarından biri yönetimi elinden alıp, onu da Agra Fort’a hapsetmiş. Bu arada Agra Fort dün gittiğimiz, uzaktan güzel güzel Tac Mahal’i gören yer. Böylece Şah Cihan da işte ölene kadar burada Tac Mahal’e karşı oturmuş durmuş. Sonunda ölünce onu da Tac Mahal’e, eşinin yanına gömmüşler. Bu yüzden de her şeyin simetrik olduğu Tac Mahal’de mezarların olduğu kısım simetrik değilmiş. Gerçekten de baktık değildi:) Daire şeklindeki mezar odacığı içinde ortada bir tabut var, onun bir yanında bir tane daha var. Ama öbür yanı boş olunca daireler, ortalamalar falan bütün denge bozulmuş tabii. Sen yönettin ben yönettim derken yazık olmuş kadının mezarına.

Bir de yakın zamanda Tac Mahal’in dışına bir hava kirliliği ölçüm aleti koymuşlar. Onun verdiği sonuçlara bakılırsa kadının mezarına yazık olmaya devam ediyor. Hatta bırak Tac Mahal’i, herkese yazık oluyor. Hava kirliliği dolayısıyla Tac Mahal’in mermerleri renk değiştiriyormuş falan ama oradaki göstergeler doğruysa, olay yerinden hemen koşarak uzaklaşsak iyi olacak:) Olması gerekenin çok üstündeydi bütün değerler. Dünden beri boğazımız da ağrımaya başladı. Acaba hava kirliliğinden olabilir mi ki. Babamın sesi de kısılıyor. Neyse ki fazla kalmayacağız ama o yüzden olduysa yazık burada yaşayan insanlara.

Burada bir de çöp yakma adeti çıktı başımıza. Herhalde diğer şehirlerde de yakıyorlardır da biz burada otelin önünde yakılınca fark ettik durumu. O yol kenarına yığdıkları çöpleri bütün gün inekler, köpekler, domuzlar falan eşeliyor önce. Aradan buldukları yeşillikleri falan yiyorlar. Akşam da birileri gelip kalan çöpleri yakıyor, hep beraber bir güzel duman içinde oturuyorlar. Şu anda aşağıda yanıyor mesela, bütün koku içeri doldu. Her yer böyleyse hava kirlenir tabii. Kağıtlar, plastikler hepsi birden yanıyor. Bakalım sabaha kadar sürecek mi.

Neyse Tac Mahal böyleydi işte. Güzeldi, insanlar karınca gibiydi, beyazdı, simetrikti, hava kirliliği ölçüm cihazı vardı. Bir de bahçesinde inekler vardı:)Az daha unutuyordum. Dekor olsun diye mi getirdiler bilmiyoruz ama biz çıkarken bahçeye üç dört inek getirdiler. İçeri kalem bile sokmuyorlar ama inekler lalalaaa diye dolaşıyor içeride, bahçeyi yiyerek:) İnekçikler ortada dolanmaya, insanlar da inekli Tac Mahal fotoğrafı için ineklerin üstüne üstüne koşmaya başladı:) Biz de iki tane çekip Tac Mahal’den çıktık:)

Bu sefer farklı bir yerden gidelim diye girdiğimiz kapının karşısındaki kapıdan çıktık, satıcıları nonononono diye püskürtüp etrafta biraz yürüdük. Gelmeden önce forumlarda falan, kanalizasyon sokaklardan akar diye okumuştuk, ama bugüne kadar rastlamamıştık daha. Burada kanalizasyon gerçekten daracık sokağın hemen yanından akıyordu. Bir de burada köpekler biraz sinirli galiba. İlk defa kavga eden köpek gördük. Delhi’de de Jaipur’da da her yer köpek doluydu. Burası da öyle. Ama özellikle Delhi’deki köpekler o kadar sakindi ki, burada kavga eden köpek görünce şaşırdık. Delhi’de her sokakta 20 tane falan köpek vardı. Hepsi de ince, narin yapılı, tazı gibi, burunları ince uzun, küçük kafalı, ince patili, çok güzel köpeklerdi. Sanki tazı karışmış gibi ırklarına. Belki de cinsleri böyledir, bilmiyoruz ama gerçekten çok güzellerdi. Sesleri de çıkmıyor. Hepsi bir yerde kıvrılmış güzel güzel uyuyor:)Nasıl olsa bütün gittiğimiz şehirlerdeki köpekler öyledir diye düşünmüştük ama değilmiş meğer. Jaipur’daki köpekler o kadar ince, narin falan değildi. Buradakiler de kavga etmeye başladı işte. Demek onlar Delhi köpeği:) Ama çok güzellerdi gerçekten. Biraz da açlıktan zayıftılar tabii, ama özellikleri zayıflık değildi yani. Şişmanlasa da öyle incecik olur onlar herhalde. Böyle yassı uzun kafacıkları falan. Tazıya benziyorlardı işte. Keşke bir fotoğraflarını da çekseymişiz. Nasıl olsa sonra çekeriz diye çekmemiştik. Bunlar da başladı kavgaya:)Neyse. Tac Mahal’in çevresindeki sokaklarda biraz dolanıp, saat dokuz gibi rickshawa bindik ve uyumaya otele gittik. Zaten bugünlük gezecek çok yer de kalmamıştı.

Öğleden sonraya kadar uyuduk. Kalkıp yemek yedik ve Agra’nın, ilk gün rickshawcunun bizi götürmediği pazarlarını dolaşmaya gittik. Önce Kinari Bazaar’a, yani Agra’nın eski kısmının pazarına gittik. Kinari Bazaar, Jama Masjid’in çevresindeki dar sokaklardan oluşuyor ve her şeyin satıldığı küçük küçük dükkanlarla dolu. Çorapçılar, plastikçiler, etçiler, kumaşçılar, her şey vardı. Ama çok kalabalıktı. Biraz dolandıktan sonra bindik bir rickshawa bu sefer de şehrin yeni kısmının pazarına gittik. Yani Sadar Bazaar’a. Nedense herkes Sadar Bazaar çok kötüdür, pahalıdır, gitmeyin falan diyordu. Halbuki bir şey olduğu yokmuş, iyi ki gittik. Dükkanlar pahalı mıydı bilmiyoruz ama zaten dükkan dedikleri bir yabancı marka, bir beyaz eşyacı ve bazı giyim eşyası satan yerlerdi. Çünkü diğerleri zaten bakkal, pizzacı gibi dükkanlar. E beyaz eşya da alacak değiliz herhalde Agra’dan:) İyi ki gitmişiz yani. Burada kaldırım bile vardı:)Kinari Bazaar’dan sonra kendimize arabalardan ve motosikletlerden kaçabilecek bir yer bulmamız çok iyi geldi doğrusu:) Üstüne bir de soğuk kahve içtik mcdonaldsta. Şimdi de oteldeyiz işte, aşağıda yanan çöplerin dumanını içimize çekiyoruz:) Havalar nasıl olursa olsun sizin havanız temiz olsun:)İyi uykular:)

Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler... için buraya tıklayabilirsiniz:)

Tuesday, January 9, 2007

Hindistan 7: 11 Ekim 2006-Agra

Agra’ya geldik:) Ama bu seferki tren yolculuğu bundan önceki kadar iyi değildi. 40 derece havada bizi dondurdular:) Tren yeni miydi neydi, bir açtılar havalandırmayı, üç tshirtü üst üste giyip sıcak çay içtik de ancak ısınabildik biraz. Sonra içecekler, yiyecekler falan da bilete dahil değildi bu trende. Demek ki trenlerin bir standardı yok burada. Ne çıkarsa bahtına:) Ya da belki kendileri bilip ona göre biniyordur.

Trenden inişimiz Agra’da da Jaipur’daki gibi şenlikli oldu:)Kapıdan çıkar çıkmaz otel adamları hemen peşimize takıldı. Onları başarıyla savuşturduk ama bu sefer de rickshawcular sağlı sollu hellohellorikşorikşo diye gelmeye başladı:)Birine gideceğimiz yeri söyledik, 50 dedi. Sonra arkadan biri gelip 40’a götürürüm dedi. Bunun üzerine o ikisi bizim için kavga etmeye başladı. Biz onların kavgasının bitmesini beklerken de başka biri gelip 30 dedi, biz de onunla gittik:) Bu adam önce kendi otelini göstermek istedi, ama annemler gidip baktı pansiyon gibi bir şeymiş o. Neyse fazla tutturmadı da istemiyoruz deyince bizim istediğimiz otele götürdü sonunda.

Burada Hotel Safari diye bir otelde kalıyoruz. Gelmeden önce Agra’da hangi oteller daha iyi durumda falan diye araştırırken bir sürü yerde bu otelin adını görmüştüm. Herkes çok memnundu. Lonely Planet’ın kitabında da iyi şeyler yazınca bu otelde kalmaya karar vermiştik gelmeden önce. Ama geldiğimizde biraz şaşırdık. Forumlarda yer bulamazsınız, yer ayırtın gibi şeyler yazıyordu, ama burada tek turist biziz:) Ayrıca otel pek fazla turist gelen bir yere benzemiyor. Odada, yatağın hemen arkasındaki duvarda kocaman bir kaplan resmi var:) Hani bir ara poker oynayan köpekler resmi falan vardı ya insanlar duvarlara asardı, onun gibi kocaman bir şey:) Bir de bu otelde internet yok. Halbuki turistlerin gittiği otellerde tek bilgisayar bile olsa bir internet bağlantısı oluyor hep. Acaba yanlış yere mi geldik diye düşündük ama adres doğru. Pizza Hut’a beş dakika yazıyordu tarifte. Biz biraz da o yüzden seçtik bu oteli:) Gerçekten de beş dakika. Fiyatı da kitapta yazdığı gibi. 3 kişi Rs500. Herhalde Agra’da oteller böyle. Zaten turistler genellikle Agra’da kalmayıp, Delhi’den günübirlik geldiği için oteller pek gelişmemiş herhalde. Ama odada hiçbir sorun yok bu arada. Kocaman bir odada kalıyoruz, havalandırmamız falan var, çarşaflar temiz. Odamızda bir gecko var ve sıcak suya henüz ulaşamadık ama oda güzel yani:)Geckomuz çok sevimli:) Hava da zaten çok sıcak, su sıcak olmasa da olur:)Ama kışın gelsek kötü olurdu tabii.

Neyse. Otele yerleştikten sonra biraz dinlendik bu sefer, hemen kendimizi sokaklara vurmadık, çünkü hastayız. Annem zaten daha uçakta nezle olmuştu. Babamla ben de bir süredir nezleyiz. Bir de üstüne annemin başı ağrımaya başlayınca biraz dinlenmeye karar verdik artık:) Çok garip bir nezle olduk ama. Sürekli burnumuz akıyor, hapşırıyoruz, ara sıra ateşimiz falan da çıkıyor galiba, ama halsizlik falan olmuyor. Hint gribi herhalde:)

Acıkana kadar uyuyup, iki buçuk civarında koşarak yemek yemeye gittik:) Zaten rickshawcuyla da saat üçte buluşmak için sözleşmiştik. Adam Rs250’ye bizi Agra Fort’a, Baby Taj’a ve Tac Mahal’i gören parka götüreceğini, sonra da buranın önemli pazar yerlerinden birinde bırakacağını söylemişti. Ama yine kandırıldık:) Adam söylediği yerler bittikten sonra, sanki biz pazar deyince anlamamış da dükkanları gezmek istediğimizi sanmış gibi:) davranarak bizi hediyelik eşya turuna çıkarttı:) Halbuki gitmek istediğimiz pazarların adını kaç kere söylemiştik adama ama işte o koymuş kafasına bir kere, ne deseniz bir şey bulup kendi istediği yere götürüyor yine:) Biz en son artık annemin baş ağrısını bahane ettik de kurtulabildik adamın elinden.

Dükkan turundan önce de, önce Agra Fort’a, sonra Baby Taj’a ve sonra da akşamüstleri Tac Mahal’i görmek için gidilen parka gittik.

Agra Fort dışarıdan aynı Red Fort’a benziyordu. Ama içi daha geniş ve tabii bir de en önemlisi, manzarası var:) Hani o Tac Mahal’i iki kişi ellerinin üzerinde tutar, ya da otururlar arkalarında Tac Mahal görünür falan gibi fotoğraflar vardır ya. İlkinden ben en az beş tane gördüm mesela:) İşte onlar burada çekiliyor:) Agra Fort’un Tac Mahal’e bakan bir yerinde bir oturma yeri var. Burada herkes oturup hatıra fotoğrafı çektiriyor. Bir de buranın yakınında üstü kapalı bir kısım var, yine Tac Mahal’e bakan. Burası da işte o ünlüüüü “el üstünde Tac Mahal fotoğrafı” noktası:)Pek istediğimiz gibi olmadı ama biz de çektik tabii hemen bir tane:)

Agra Fort’tan sonra adam aldı bizi nehrin öbür tarafındaki Itimad-ud Daulah’a, yani Baby Tac’a götürdü. Burası da Tac Mahal gibi bir mezar aslında ve şekli de biraz onu andırdığı için turistlere anlatırken Baby Tac diyorlar. Küçük bir yerdi aslında ama bahçesinde çok güzel oynayan bir sürü maymun vardı:)

Baby Tac da bitince Tac Mahal’i görmeye Mehtab Bagh parkının yanındaki kumluk alana gittik. Forumların birinde birisi Mehtab Bagh parkını anlata anlata bitirememişti. Sandviçinizi alırsınız, akşamüstü orada nehre ve Tac Mahal’e karşı oturup, güneşin batışını izlersiniz falan demişti. Ben de zamanımız kalırsa gideriz diye programımıza yazmıştım aynı adamın anlattığı gibi parkta sandviçi:) Rickshawcu parka gitmenize gerek yok ben de sizi zaten hemen yanına götürüyorum deyince programa da uymuş olduk yani:)Parkın yanından geçip, nehir olması gereken yerdeki kumluğa geldik ve orada biraz durup fotoğraf falan çektik. Tac Mahal güzel görünüyordu gerçekten. Bir de su olsa herhalde çok güzel olurdu yansımalar falan. Bir de Tac Mahal’de dolaşan insanlar koskoca binanın yanında küçücük görünüyordu. Gerçekten o kadar büyük mü bakalım yarın göreceğiz:)

Şimdi otelde hapşıra tıksıra oturup televizyon seyrediyoruz:)Bir sürü İngilizce kanal var burada. İngilizce haber kanalları falan da var. Kaç gündür tutturdular bir şike skandalı onunla uğraşıyorlar. Bu arada bir yerde uçak düşmüş mesela hiç istiflerini bozmadılar. İşleri güçleri şike:)

Biz artık uyuyalım geç oldu. İyi uykular:)

Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler... için buraya tıklayabilirsiniz:)

Monday, January 8, 2007

Hindistan 6: 10 Ekim 2006-Jaipur

Bu sabah erkenden kalkıp, Amber Fort’a gittik. Kaldığımız otelde hep turistler olduğu için kapısında sürekli rickshawlar bekliyor. Bu arada ilk defa bu kadar turistik bir otelde kalıyoruz, çok heyecanlıyız:) Neyse. Otelin önünde duran rickshawcuyla Amber Fort’a gidiş geliş ve orada bekleme için Rs300’e anlaşıp yola çıktık. Bu şimdiye kadar karşılaştığımız en iyi rickshawcuydu. Bizi hiçbir yer sürüklemeye çalışmadı. Bir ara ben hastayım falan dedi ama belki onu da laf olsun diye söylemiştir. Hem geçerken etraftaki şeyleri falan da biraz anlattı. İlk defa birisi bizi kandırmaya çalışmadı yani:)

Amber Fort, Jaipur’un biraz dışında, tepe üstünde bir saray. Tepenin altına kadar rickshawla geliniyor, sonra da yürüyerek, ciple ya da fil üstünde yukarı çıkılıyor. Biz annemle daha İstanbul’dayken karar vermiştik file bineriz diye. Verdik Rs 550’yi bindik:) Tabii Hindistan ortalamalarına göre çok pahalı bir şey aslında bu ama bir daha da fili nereden bulup da üstüne binebiliriz ki:) Böyle düşünüp çıktık filin tepesine oturduk. Etrafımızda biz şaşkın turistleri yolmak için toplanmış satıcılar, yukarı kadar tıngır mıngır sallanarak çıktık. Ama indiğimizde bir anda düşündük ki file dokunmamışız bile:( Burada her şey böyle oluyor işte. O kadar hareketli, gürültülü, itiş kakış halinde ki insan şöyle bir sakin sakin bir şeyin zevkini alamıyor. Bir yandan bağırarak koşan satıcılarla, bir yandan filin sahibiyle uğraşırken filin üstünde olduğumuzu bile unutmuşuz neredeyse. Halbuki bıraksalar da insan değişik bir şey yaptığını intikal edebilse, zaten inince kendi kendine bile verir zorla koparmaya çalıştıkları parayı. Böyle ne onlar para koparabiliyor, ne biz bir şey anlıyoruz. File bindik mi bindik de, ancak inip hayvancığın yüzüne bakınca anlayabildik fille çıktığımızı. O sırada da adam hala para para diye peşimizden bağırıyordu:)


Filden inilen yer Amber Fort’un girişindeki avlu. Buradan sonra bilet alınıp bir kapıdan geçilerek saraya giriliyor, avlularda, taşları dökülmüş duvarların arasında, bahçelerde dolaşılıyor. Biz de bir saat kadar falan dolaşıp sarayın arkasındaki yoldan döndük. Babam kapında girerken bir rehber tutalım bakalım ne anlatıyorlarmış deyip biriyle anlaşmıştı. Ambere Fort’ta dolaşmamız bitince adam bu sefer de arkadaki yoldan inelim, orada eski bir köy ve burada yaşayan insanlar var dedi. Biz de tamam deyip adamın peşine takıldık. Tabii köy falan yoktu:)Onun yerine bir hediyelik eşya dükkanı vardı:)Ama olsun, en azından farklı bir yoldan dönmüş olduk. Aşağı indiğimizde bizim rickshawcu hemen gördü bizi, peşimizdeki satıcılardan söküp:) Jaipur’a Hawa Mahal’in önüne götürdü. Bu arada babam bir maharaja kavuğu aldı, birazdan anlatacağım:) Bir de Amber Fort’ta adamın biri bize önce nerelisiniz dedi, Türkiye deyince de Hürriyet, Milliyet.. dedi:)Bir sürü para verirsek o da gidip bize bu gazetelerin bir gün önceki baskısını getirebilirmiş. 4 dolar falan gibi bir şey isteyince almadık biz de ama aslında ilginç olurdu, keşke alsaymışız.

Hawa Mahal, Jaipur’un en önemli gezilecek yeri. Eskiden saray kadınlarının sokaktakiler görmeden sokağı izleyebilmesi için yapılmış. Şekli pan flüt gibi:) ve bütün üstü küçük küçük pencerelerle kaplı. Çok ilginç bir bina, nereden akıllarına gelmişse:)Aslında sokağı izlemek için çok mantıklı tabii de biraz yorucu:) Her yeri küçük pencerelerle dolu, her yeri görüyor falan ama tabii hepsi farklı yükseklikteki bu pencerelerden bakmak için labirentte gibi o merdivenden aşağı, bundan yukarı, şundan sağa diye koşup durmak gerekiyor. Saraydaki kadınların hepsi tığ gibiydi herhalde:)

Hawa Mahal merdivenlerinde yeterince koşuştuktan sonra inip bu sefer de biraz ilerideki kocaman minareye(Iswari Minar Swarga Sal/Heaven Piercing Minaret) tırmandık:)Oradan da biraz etrafa bakıp indik ve böylece Jaipur’da gezeceğimiz yerleri de bitirmiş olduk. Aslında Jaipur’da bir gün kalın hemen gidin falan diyorlardı forumlarda, ama iyi ki iki gün kalmışız. Çünkü burası bayağı ilginç, renkli bir yer. Yani bir gün daha kalsak yapacak bir şey yok gerçi ama dün dönmüş olsak da hiçbir şey anlamazdık. Daha diğer şehirleri görmediğimiz için bilmiyoruz tabii ama şimdilik Jaipur’u çok beğendik. Karışık marışık ama değişik bir yer. Yalnız gerçekten yapacak bir şey yok. Mesela dün geçerken MI Road üzerinde ışıklı renkli alışveriş merkezi gibi yerler görmüştük. Bugün de yapacak başka şey kalmayınca oraya gitmeye karar verdik. Rickshawcuya zar zor anlatıp gittik, ama alışveriş merkezi falan yokmuş meğer ortada. İçinde bir kaç küçük dükkan olan yerlermiş gördüklerimiz. Burada genç insanlar falan ne yapıyor acaba. Dün beş altı kişilik bir grup görmüştük mesela mcdonaldsta. Burada onların gidebileceği hiçbir yer yok sanki, e her gün de mcdonaldsa gidilmez. Bu alışveriş merkezi sandığımız yerlerin yanında bir de sinema vardı ama o da kapalı gibi görünüyordu. Belki de şehrin başka kısımlarında bir şeyler vardır. Jaipur’da bir üniversite de varmış çünkü. Belki onun çevresinde bir şeyler vardır. Ama biz bulamadık yani.

Neyse işte buralarda biraz dolaşıp, bir şeyler yedikten sonra dün rastladığımız gösterinin saati geldi, biz de bindik yine bir rickshawa Tourist Hotel’e gittik. Pek turist de olmayınca hemen bize yer verdiler, bir güzel oturduk seyrettik gösterileri. Sonra da otele döndük.

Yarın erkenden Agra’ya gidiyoruz:)

Ağğ az daha babamın maharaja şapkasını unutuyordum:)Babam Amber Fort’tan bir maharaja kavuğu aldı, (Bunların bir maharaja, bir de maharini, yani maharajanın eşi için olanı varmış. Başlarında onlarla dolaşıyorlarmış) hemen taktı kafasına, bütün Jaipur’da öyle dolaştı:)Meğer içinde bir Amerikalı turist varmış da haberimiz yokmuş:) Amber Fort’ta, Hawa Mahal’de, pazarlarda maharaja gibi dolaşınca bütün satıcılar da peşimize takıldı tabii, bunlar kesin Amerikalı diye:) Babam da havaya girdi, ben maharajayım, bana herşey bedava falan demeye başladı:) Hawa Mahal’de de üç turiste çekilin kapıdan ben maharajayım dedi ama onlar nedense çekilmeyip ters ters baktılar:)

Jaipur bu kadar. İyi uykular:)

Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler... için buraya tıklayabilirsiniz:)

Saturday, January 6, 2007

Hindistan 5: 9 Ekim 2006-Jaipur

Rajastan'ın başkenti Jaipur’dayız:)

Tren yolculuğu çok güzeldi. Sabahın köründe kalkıp taksiyle beş dakikalık mesafedeki tren istasyonuna gittik:) Trenimizi bulduk, yerleştik ve saat altıyı biraz geçe yola çıktık. Önce İngilizce bir anonsla yolculuğun ne kadar sürdüğünü, nerelerde durulduğunu falan anlattılar, sonra yol boyunca yapılacak ikramları saydılar, sonra da hızla bu saydıklarını getirmeye başladılar:) Çünkü dört saatlik tren yolculuğu için o kadar çok şey hazırlamışlar ki hemen başlayınca ancak bitirebiliyorlar herhalde:)Önce sularımız geldi kapalı şişede. Sonra gazete, kahvaltı, çay, meyve suyu, bir yemek daha ve bir çay daha:) Hepsi de bilete dahil. Bu Shatabdi trenleri turistik trenlermiş. Gelmeden önce forumlarda falan öyle okumuştum. Herhalde o yüzden böyleydi. Eğer bütün trenler böyleyse insan trenlerde yatar kalkar daha iyi zaten:)Hem rahat, hem habire bir şeyler getiriyorlar, hem bir yandan dolaşıyor insan:)



Verdikleri bütün yemekleri yedikten sonra, yani Jaipur’da:) trenden indik. Bu arada babam yolda, yanında oturan aileyle konuşmaya başlamıştı. Jaipur’a yaklaşırken sizin gideceğiniz bir otel varsa biz de gelebilir miyiz diye sorup, trenden inince de peşlerine takıldık:) Bu aile bir akrabalarının düğününe katılmak için şimdi adını unuttuğum bir yere gitmiş:) Düğünden sonra da hazır işten izin almışken iki günlüğüne de Jaipur’a gidelim deyip yola çıkmışlar. Yanlarında küçük çocukları da olduğu için düşündük ki ellerinde iyi bir otelin adresi vardır, bildikleri yere giderler.. Meğer onlar bizden betermiş:) Ellerinde bir adres vardı gerçi, ama istasyonun kapısından çıkar çıkmaz üstümüze doğru koşan adamlar çok güzel oteller var falan demeye başlayınca, hemen o kağıttaki otelden vazgeçip adamları dinlemeye başladılar. Asıl turist bizdik ama onlar bizden turistti yani:) Rickshawcular da baktı biz her şeye no diyoruz, bu aile dinliyor, bizi bırakıp onların etrafında dönmeye başladılar hemen tabii:) Neyse bir süre kendi aralarında kavga edip itişip kakıştıktan sonra bir rickshawcu bizim aileyi kaptı, bindirdi bir arabaya. Biz de arkadaki arabaya bindik, çıktık yola.

İlk götürdükleri otel çok pahalıydı ve karanlık görünüyordu. Onu istemedik, bunlar da aldı bizi Hotel Madhuban’a getirdi. Şimdi de oradayız işte:) Bu otel iyi çıktı. Yoksa rickshawculardan boşuna mı kaçıyoruz nedir:) Komisyon aldılar falan ama otel de güzel yani:) Havuzu bile var:) Hatta galiba akşamları da eğlenceler falan düzenliyorlar. Otele döndüğümüzde bahçeden müzik sesleri geliyordu. Zaten otelin adının yanında “heritage stay” yazıyor ve bütün oteli de eski Rajastan evleri gibi yapmışlar. Tesadüfen iyi bir otele geldik yani. Bana kalsa elimdeki listeye göre önce şehir merkezindeki otellere gidecektik, dolaşmak kolay olsun falan diye. Ama iyi ki öyle yapmamışız çünkü gördüğümüz kadarıyla şehir merkezi biraz, hımm, hareketli:)

Şehir merkezi denen, daha doğrusu benim şehir merkezi dediğim yer eski şehir, yani Chandpole Bazaar ve çevresi. Burası bir sürü kapısı olan, Hawa Mahal’in, City Palace’ın, pazarların, yani bütün gezilecek yerlerin içinde olduğu eski şehir kısmı. Ve gerçekten eski:) Bir ara rickshawla içinden geçerken sıcak da biraz kafamı sersemletmiş herhalde, sanki eski zamanları anlatan filmlerden birinin içindeymişim gibi geldi. Eski eski binalar, kapılar, renkli şeyler satan bir sürü dükkan, renkli elbiseli kadınlar, sarıklı beyaz elbiseli adamlar, toz toprak içinde delik deşik yollar… Zaten sabahın köründe kalkmışız yorgunuz, sıcak da bastırınca girdim ben hemen filmin içine:) Ama Jaipur güzel bir yer. Yani Delhi de Hindistan’dı da burası daha bir Hindistan gibi geldi sanki. Biraz da bir sürü insanın İstanbul’u peçeli kadınlar ve sarıklı adamlarla sarılı sanması gibi bir durum bu tabii:) Her zaman fotoğraflarını gördüğümüz, hakkında yazılanları okuduğumuz Hindistan’a, Jaipur biraz daha çok benziyor, o yüzden de burası Delhi’den daha Hindistan:) En Hindistan yeri de işte bu Chandpole Bazaar ve çevresi.

Otele yerleşir yerleşmez bindik bir rickshawa hemen Chandpole Bazaar’a geldik. Zaten gezilecek yerlerin neredeyse tamamı da burada olduğu için gezmeye buradan başlamayı planlamıştık. Chandpole Bazaar’ın düşündüğümüzde daha Hindistan çıkması sonucunda:) bütün planladığımız yerlere gidemedik ama Chandpole Bazaar’ı, City Palace’ı, ve çevredeki diğer pazarları dolaşmayı başardık.

Chandpole Bazaar çok hareketli, gürültülü, ilginç bir yer. Upuzun yol baştan aşağı küçük küçük dükkan dolu. Hatta dükkanlar da yetmemiş tabii, yol kenarlarına taşmışlar. Her yer pazar, ne ararsanız satılıyor. Yol kenarındaki tezgahlarda renkli makarnalar bile gördük bugün ama almayı unuttuk, belki yarın alırız artık. Bu arada dolaşırken bir de cenazeye rastladık, düğün mü cenaze mi belli değildi:) Bir anda bir grup insan omuzlarında renkli bir tabut, müzik çalarak eski şehrin kapısından içeri girdi, davul çala çala yürüyüp gittiler. Daha sonra gördük ki yolun biraz ilerisinde de bu cenaze malzemelerini satan dükkanlar varmış. Omuzlarında taşıdıkları renkli tabut, kullanılan kumaşlar falan hepsi bu dükkanlarda satılıyormuş. Chandpole Bazaar’da her şey var yani.

Jaipur’un Maharaja’sının ve ailesinin hala yaşadığı saray da bu yol üzerinde. Yani City Palace. Kartondan kesilmiş gibi görünen City Palace’ın en önemli özelliği avlusunda iki kocaman gümüş çaydanlığın duruyor olması. Tabii başlarında, illa her fotoğrafa girmeyi kafalarına koymuş Rajastan kıyafetli görevlilerle birlikte. Bu görevliler bizi çıldırttı:) Tam insan bir şey ayarlıyor, kaldırıyor makineyi çekecek, biri hemen kadrajın içinde bitiveriyor. Bekliyoruz gidiyor, yine ayarlıyoruz, koştura koştura geliyor yine:) Neyse ki biz orada çırpınırken bir Japon turist grubu geldi de rahat ettik, yoksa işimiz zordu:)

City Palace’tan sonra aslında hemen yakındaki Hawa Mahal’e gidecektik ama kapanma saati yaklaşınca oraya yarın gitmeye karar verdik. Bindik bir rickshawa çevredeki diğer gezilecek pazarların içinden şööööyle bir geçtik(İşte filmin içine de bu sırada girdim ben:)) Elimizdeki kitaba göre bu pazarlarda mücevher, sari gibi şeyler satılıyormuş. Biz de onlarla pek ilgilenmediğimiz için yürümeyelim de içlerinden hızla bir geçelim, bir şey görürsek iner bakarız dedik adama. Adam ok ok dedi, pazarlarda dönmeye başladı. Bir yandan da habire burada satılanlar çok turistik, buradan bir şey almayın, kötü bunlar falan diye konuşup duruyor. Tabii derdi başka:)Bizi her şeyin en güzelinin satıldığı dükkanlara götürecek. Ama Water Palace gezisiyle kandırdıktan sonra:) Rickshawcu tam da beklediğimiz gibi pazarların içinden geçip bindiğimiz yere döndüğümüzde teklifini yaptı:) “Bu saatte yapacak bir şey bulamazsınız zaten, ben sizi Water Palace’a götüreyim, oradan sonra da çalışan filleri gösteririm. Hağğğ bir de burada satılan o uyduruk şeylerin çok güzellerinin yapıldığı yerler var. Onlara da götürürüm:) Artık yorgunduk, sokaklarda koşup duracağımıza rickshawda oturup biraz dinlenelim, hem de Water Palace’ı görmüş oluruz diye tamam dedik ama adamın bizi o emporium senin bu filci benim dolaştıracağı daha bu ilk cümlelerden belliydi. Hatta daha pazarları dolaşırken her şeyi kötülemesinden belliydi:)

Bu kadar planlı programlı çalışan adamlara ne kadar komisyon veriyorlar çok merak ediyoruz yani. Adam arabasına bindiğimiz andan itibaren bıdı bıdı bıdı konuştu durdu bizi dükkan gezmeye götürecek diye. Bir de taktı bana. Önce sadece ben İngilizce biliyorum sandı, propaganda çalışmasını bana yapıp yapıp annenlere de çevir diyordu:) Neyse sonra onların da konuştuğunu anladı da beni biraz rahat bıraktı. Bir de illa insanın gözünün içine bakıyor. İkna edecek ya, göz teması kurmaya çalışıyor tabii de araba kullanırken de olmaz ki:) Zaten bir gözünde sorun vardı, giderken de habire başını arkaya çevirdi ki hiç kurtuluşumuz olmasın:) Ama işte bu Hintliler böyle, hiçbir kurala uymasalar da başlarına bir şey gelmiyor:) Sayesinde kurtulduk:) Yoksa yani herhangi bir şöför o şekilde, o haldeki bir trafikte araba kullansın, iki dakika bile gidemez herhalde. Ama Hintliler o halde vızır vızır oradan oraya gidip geliyor.

Neyse işte. Önce Water Palace’a, oradan da adamın bizi sürüklediği fil bakıcısına ve hediyelik eşya atölyelerine gittik. Water Palace güzel bir yerdi. Suların içinde bir saray. Etrafı bataklığa dönmüş tabii ama yine de akşamüstü gökyüzü de renklenince çok güzel görünüyordu. Ama o kadar sivrisinek vardı ki beş dakika bile zor durduk:) Zaten saraya ancak uzaktan bakılıyor, o yüzden de beş dakika yeterli aslında.

Water Palace gezmesi bitince adam gözleri parlayarak bizi arabaya götürdü ve dükkanları dolaştırmaya başladı. Hadi fil bakıcısına bir Rs20 verdik ama dükkanlardan ne alalım. Bir sürü kumaş, halı, taş falan. Babam, ben eskiden rehberlik yapmıştım biliyorum bu atölye dolaştırma işini dedi olmadı, burada yapılan her şey bizim ülkemizde de var dedik olmadı. Dolaştık durduk yarım saat. Ama baktı hiç bir şey almıyoruz, sonunda vazgeçti neyse ki:) Bir atölye çok komikti ama:) Biz bir anda kapıdan girmişiz herhalde, orada çalışıyor gibi görünmesi gerekenler hazırlıksız yakalandı. İçerideki herkes hemen çalışıyormuş gibi yapmaya başladı ama annem o sırada birini görmüş. Kadın aceleden iğneyi ters tutmuş, öyle ters ters işliyor gibi yapmaya başlamış:)

Bu komik atölyeden sonra bir tanesine daha girdik, bir dahakine de girmedik artık. Bir şey de almadık tabii, adam da bize kızdı:)Bütün yol hiç susmayan adam dönüş yolunda hiç konuşmadı, en işlek yer diye de bizi o dediği yerin 1 km uzağında bıraktı gitti:) Adam çok uğraştığı için küçük güzel bir şey bulsak alacaktık aslında ama gerçekten de saçma saçma şeyler satmaya çalışıyorlardı yani, almadık napalım.

Rickshawdan inip, adamın üzerinde yemek yenebilecek yerler olduğunu söylediği MI Road’da yürümeye başladık. Jaipur'un yeni kısmı MI Road’da yemek yenecek yerler olduğu, elimizdeki kitaplarda da yazıyordu tamam da, bu kısmında değil. En az bir kilometre sonra:) Neyse araba tamircilerinin, karanlıkların içinden yürüye yürüye gittik bir mcdonalds bulduk yemek yedik ve yürümeye devam ettik. MI Road Jaipur'un yeni kısmının önemli bir alışveriş caddesi. Daha doğrusu kitapta öyle yazıyordu, ama biz o karanlıkta pek anlayamadık:)Yarın yine gideriz de yazarım nasıl olduğunu.

Yemekten sonra MI Road üzerinde biraz daha yürüyüp, müziği takip ederek Tourist Hotel diye bir yere gittik. Adından da anlaşıldığı gibi burası turist oteli:) Diwali festivali de yaklaştığı için danslı, şarkılı, yemekli gösteriler düzenliyorlarmış kaç gündür. Yorgunluktan fazla kalamadık ama programlarını aldık. Gösteriler yarın da varmış, yine gidip bakarız artık, şimdi çok yorgunuz. Ama Jaipur güzelmiş:)


Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler... için buraya tıklayabilirsiniz:)

Tuesday, January 2, 2007

Hindistan 4: 8 Ekim 2006-Delhi

Bugün Delhi’de son günümüz. Yarın trenle Jaipur’a gidiyoruz. Bakalım orası nasıl bir yer. Babam küçük bir yer olduğu için daha temiz ve düzenli olabilir dedi. Zaten herhalde her yer buradan düzenlidir:)


Ama şimdi haklarını da vermek lazım bugün Delhi’nin en yeni, düzenli ve temiz (hatta pırıl pırıl) yerini de gördük. Yani metroyu:) Aslında metro daha bitmemiş, parça parça yapılıp, tamamlanan kısımlar açılıyormuş. Şimdilik birinci bölüm tamamlanmış ama zaten şehir merkezinde oradan oraya gitmek için de bu kadarı yeterli sayılır. Tabii her yere çıkan duraklar yok ama gideceğiniz yere yakın bir yerlerde metrodan çıkabiliyorsunuz. İstanbul metrosu gibi biraz işte. Delhi herhalde metronun en çok işe yarayacağı yerlerden biri. Çünkü trafik o kadar sıkışık ve düzensiz ki bir yere belli bir saatte gidilecekse metro belki de en mantıklı yol. Yoksa sağdan rickshaw geçmiş, solda maymunlar koşuyormuş, yola inek yatmış uğraş dur yollarda. Ama tabii şu anda fazla durak olmadığı için metroya ulaşmak için yine o kalabalığın içinden başarıyla geçmek gerekiyor. Biz de sabah öyle yaptık işte:)

Çıktık otelden tren istasyonunun çevresinden ve dün kafamıza dondurma ve maytap attıkları üst geçitten yürüyerek metro istasyonuna gittik. Bu arada metro istasyonunu kime sorsak bize ters yönü gösterdi:) Bu adamlar gerçekten ilginç yani. Gösterdikleri yöne gidip olmadığını görelim de o sırada gelip bizi yoldan toplayıp götürsünler diye sürekli aynı numarayı yapıyorlar. Ama bir kere yedik artık biz de o kadar salak değiliz ya yani. İnanmıyoruz işte. Habire de aynı şey yapılmaz ki. Neyse, yapıyorlar işte:)

Metroyu bulmayı başardıktan sonra metroyla bir yere kadar gidip, oradan rickshawa binerek National Museum’a gittik. Müze güzeldi. Biletle birlikte herkese bir kulaklık veriliyor. Rahat rahat dolaşıyor insan yazılarla uğraşmadan. Sonra da üst kattaki küçük restoranda yemek yiyor:)

Saatlerce müzede dolanıp durunca acıktık tabii. Kafeterya diye bir ok vardı. Bisküvi falan buluruz diye oraya gidelim dedik ama meğer kafeterya dedikleri bir restoranmış. Ya oradaki yemeklerden yeniyor açık büfe, ya da kös kös ve de aç aç dönülüp gidiliyor:) Aldık tabaklarımızı biz de gittik yemeklerin başına. Neye elimizi atsak acı tabii. Ama pilav tamamen tatsız olduğu için yemekleri onla karıştırınca acı biraz azalıyor neyse ki. Bir de adam habire chapati diye bir ekmek getirdi. Yani bayağı güzel bir yemek yedik tesadüfen. Meğer yemekler lezzetliymiş:) İki ana yemek vardı. Biri sarı bir bulamaç gibi görünüyor. Aslında sarı sos içinde mercimek yemeği ve çok güzel:) Bir de koyu renk mercimek yemeği var. O biraz fazla acıydı ama. Chapati de çok güzel:)

Yemekten sonra yine aynı rickshaw, metro yoluyla Connaught Place’e gittik. Gezilecek yerleri bitirdiğimiz için etrafta biraz dolanırız diye. Çünkü burası Yeni Delhi’nin Taksim’i:) Ama bugün Pazar olduğunu unutmuşuz:( Nereye gitsek diye şaşkın ördekler gibi dolaşırken hemen bir adam peşimize takılıp emporium emporium demeye başladı tabii. İstemiyoruz dedik, olmadı, bir pasaja girip gitsin diye bekledik, atlatamadık, adam yarım saat peşimizde dolaştı nereye gidersek. Sonunda iyi tamam gidelim dedik. Götüre götüre küçücük bir dükkana götürdü bizi. Hem de her şey 50 katına falan satılıyordu:) Hemen çıktık tabii oradan. Bir şeye çarparız kırılır falan. Zaten koyu takım elbiseli iri adamlar kapıda nöbet tutuyor:)

Oradan çıkıp, etrafta yürümeye başladık öylesine. O sırada bir yerden müzik sesi gelmeye başladı. Tam müziğin geldiği yere giderken bir de stad çıktı önümüze. Nasılmış diye bakmaya girip, sezonun son maçını, ödül törenini ve amigo kızların gösterilerini seyrettik:) Bu arada müzik gelen yerde de dini bir tören varmış. Evi olmayan, farklı tapınaklarda konuşmalar yapıp buralarda bir kaç gün kalarak yaşayan, 90 yaşında Jain dininden önemli bir kadının doğum gününü kutluyorlarmış. Törene yetişemedik ama ne olduğunu sorduğumuz insanlar böyle söyledi bize:) Adam bizi zorla sürükledi emporiuma ama sonuçta karşımıza iki değişik şey çıktı işte. Zaten son günümüz olduğu için ve yapılacak bir şey kalmadığı için biz de öylesine dolanacak bir yerler arıyorduk, emporiuma turist kaçırma çalışması tam denk geldi yani:)

Maçtan sonra Connaught Place’e gidip etrafta biraz dolandık. Hava kararmaya başlayınca insanlar yavaş yavaş buradaki restoranlara, sinemalara, dükkanlara gelmeye başladı. Hatta Fridays’in önünde kuyruk oldular. Pekin’de de Pizza Hut’ın önünde kuyruk görüp çok şaşırmıştık. Buradaki o kadar uzun değildi ama kuyruktu işte:) Bir de bir şey dikkatimizi çekti. Delhi’de bir çok Hintli İngilizce konuşuyor. Ama yani İngilizce biliyorlar falan demek istemiyorum. Durup dururken İngilizce konuşmaya başlıyorlar yani:)Bugün kahve içmek için mcdonaldsta oturduk. Yan masadaki 4 çocuk bir anda İngilizce konuşmaya başladı:)Geçen gün de bir yerde iki kadın aralarında normal normal konuşup, kasiyerle İngilizce konuşmuştu da oraya has bir şey diye düşünmüştük. Ama galiba burada yaygın bir şey bu. Biraz garip aslında tabii. Konuşan da Hintli, konuştuğu da Hintli, e aralarında da Hintçe konuşuyorlar. Ama sipariş verecekleri sırada İngilizce konuşmaya başlıyorlar bir anda:) Bakalım diğer şehirlerde de rastlayacak mıyız buna. Görürsek anlatırım yine:)

Delhi bitti, yarın Jaipur’dayız. İyi uykular:)

Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler... için buraya tıklayabilirsiniz:)