Tuesday, January 9, 2007

Hindistan 7: 11 Ekim 2006-Agra

Agra’ya geldik:) Ama bu seferki tren yolculuğu bundan önceki kadar iyi değildi. 40 derece havada bizi dondurdular:) Tren yeni miydi neydi, bir açtılar havalandırmayı, üç tshirtü üst üste giyip sıcak çay içtik de ancak ısınabildik biraz. Sonra içecekler, yiyecekler falan da bilete dahil değildi bu trende. Demek ki trenlerin bir standardı yok burada. Ne çıkarsa bahtına:) Ya da belki kendileri bilip ona göre biniyordur.

Trenden inişimiz Agra’da da Jaipur’daki gibi şenlikli oldu:)Kapıdan çıkar çıkmaz otel adamları hemen peşimize takıldı. Onları başarıyla savuşturduk ama bu sefer de rickshawcular sağlı sollu hellohellorikşorikşo diye gelmeye başladı:)Birine gideceğimiz yeri söyledik, 50 dedi. Sonra arkadan biri gelip 40’a götürürüm dedi. Bunun üzerine o ikisi bizim için kavga etmeye başladı. Biz onların kavgasının bitmesini beklerken de başka biri gelip 30 dedi, biz de onunla gittik:) Bu adam önce kendi otelini göstermek istedi, ama annemler gidip baktı pansiyon gibi bir şeymiş o. Neyse fazla tutturmadı da istemiyoruz deyince bizim istediğimiz otele götürdü sonunda.

Burada Hotel Safari diye bir otelde kalıyoruz. Gelmeden önce Agra’da hangi oteller daha iyi durumda falan diye araştırırken bir sürü yerde bu otelin adını görmüştüm. Herkes çok memnundu. Lonely Planet’ın kitabında da iyi şeyler yazınca bu otelde kalmaya karar vermiştik gelmeden önce. Ama geldiğimizde biraz şaşırdık. Forumlarda yer bulamazsınız, yer ayırtın gibi şeyler yazıyordu, ama burada tek turist biziz:) Ayrıca otel pek fazla turist gelen bir yere benzemiyor. Odada, yatağın hemen arkasındaki duvarda kocaman bir kaplan resmi var:) Hani bir ara poker oynayan köpekler resmi falan vardı ya insanlar duvarlara asardı, onun gibi kocaman bir şey:) Bir de bu otelde internet yok. Halbuki turistlerin gittiği otellerde tek bilgisayar bile olsa bir internet bağlantısı oluyor hep. Acaba yanlış yere mi geldik diye düşündük ama adres doğru. Pizza Hut’a beş dakika yazıyordu tarifte. Biz biraz da o yüzden seçtik bu oteli:) Gerçekten de beş dakika. Fiyatı da kitapta yazdığı gibi. 3 kişi Rs500. Herhalde Agra’da oteller böyle. Zaten turistler genellikle Agra’da kalmayıp, Delhi’den günübirlik geldiği için oteller pek gelişmemiş herhalde. Ama odada hiçbir sorun yok bu arada. Kocaman bir odada kalıyoruz, havalandırmamız falan var, çarşaflar temiz. Odamızda bir gecko var ve sıcak suya henüz ulaşamadık ama oda güzel yani:)Geckomuz çok sevimli:) Hava da zaten çok sıcak, su sıcak olmasa da olur:)Ama kışın gelsek kötü olurdu tabii.

Neyse. Otele yerleştikten sonra biraz dinlendik bu sefer, hemen kendimizi sokaklara vurmadık, çünkü hastayız. Annem zaten daha uçakta nezle olmuştu. Babamla ben de bir süredir nezleyiz. Bir de üstüne annemin başı ağrımaya başlayınca biraz dinlenmeye karar verdik artık:) Çok garip bir nezle olduk ama. Sürekli burnumuz akıyor, hapşırıyoruz, ara sıra ateşimiz falan da çıkıyor galiba, ama halsizlik falan olmuyor. Hint gribi herhalde:)

Acıkana kadar uyuyup, iki buçuk civarında koşarak yemek yemeye gittik:) Zaten rickshawcuyla da saat üçte buluşmak için sözleşmiştik. Adam Rs250’ye bizi Agra Fort’a, Baby Taj’a ve Tac Mahal’i gören parka götüreceğini, sonra da buranın önemli pazar yerlerinden birinde bırakacağını söylemişti. Ama yine kandırıldık:) Adam söylediği yerler bittikten sonra, sanki biz pazar deyince anlamamış da dükkanları gezmek istediğimizi sanmış gibi:) davranarak bizi hediyelik eşya turuna çıkarttı:) Halbuki gitmek istediğimiz pazarların adını kaç kere söylemiştik adama ama işte o koymuş kafasına bir kere, ne deseniz bir şey bulup kendi istediği yere götürüyor yine:) Biz en son artık annemin baş ağrısını bahane ettik de kurtulabildik adamın elinden.

Dükkan turundan önce de, önce Agra Fort’a, sonra Baby Taj’a ve sonra da akşamüstleri Tac Mahal’i görmek için gidilen parka gittik.

Agra Fort dışarıdan aynı Red Fort’a benziyordu. Ama içi daha geniş ve tabii bir de en önemlisi, manzarası var:) Hani o Tac Mahal’i iki kişi ellerinin üzerinde tutar, ya da otururlar arkalarında Tac Mahal görünür falan gibi fotoğraflar vardır ya. İlkinden ben en az beş tane gördüm mesela:) İşte onlar burada çekiliyor:) Agra Fort’un Tac Mahal’e bakan bir yerinde bir oturma yeri var. Burada herkes oturup hatıra fotoğrafı çektiriyor. Bir de buranın yakınında üstü kapalı bir kısım var, yine Tac Mahal’e bakan. Burası da işte o ünlüüüü “el üstünde Tac Mahal fotoğrafı” noktası:)Pek istediğimiz gibi olmadı ama biz de çektik tabii hemen bir tane:)

Agra Fort’tan sonra adam aldı bizi nehrin öbür tarafındaki Itimad-ud Daulah’a, yani Baby Tac’a götürdü. Burası da Tac Mahal gibi bir mezar aslında ve şekli de biraz onu andırdığı için turistlere anlatırken Baby Tac diyorlar. Küçük bir yerdi aslında ama bahçesinde çok güzel oynayan bir sürü maymun vardı:)

Baby Tac da bitince Tac Mahal’i görmeye Mehtab Bagh parkının yanındaki kumluk alana gittik. Forumların birinde birisi Mehtab Bagh parkını anlata anlata bitirememişti. Sandviçinizi alırsınız, akşamüstü orada nehre ve Tac Mahal’e karşı oturup, güneşin batışını izlersiniz falan demişti. Ben de zamanımız kalırsa gideriz diye programımıza yazmıştım aynı adamın anlattığı gibi parkta sandviçi:) Rickshawcu parka gitmenize gerek yok ben de sizi zaten hemen yanına götürüyorum deyince programa da uymuş olduk yani:)Parkın yanından geçip, nehir olması gereken yerdeki kumluğa geldik ve orada biraz durup fotoğraf falan çektik. Tac Mahal güzel görünüyordu gerçekten. Bir de su olsa herhalde çok güzel olurdu yansımalar falan. Bir de Tac Mahal’de dolaşan insanlar koskoca binanın yanında küçücük görünüyordu. Gerçekten o kadar büyük mü bakalım yarın göreceğiz:)

Şimdi otelde hapşıra tıksıra oturup televizyon seyrediyoruz:)Bir sürü İngilizce kanal var burada. İngilizce haber kanalları falan da var. Kaç gündür tutturdular bir şike skandalı onunla uğraşıyorlar. Bu arada bir yerde uçak düşmüş mesela hiç istiflerini bozmadılar. İşleri güçleri şike:)

Biz artık uyuyalım geç oldu. İyi uykular:)

Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler... için buraya tıklayabilirsiniz:)

Monday, January 8, 2007

Hindistan 6: 10 Ekim 2006-Jaipur

Bu sabah erkenden kalkıp, Amber Fort’a gittik. Kaldığımız otelde hep turistler olduğu için kapısında sürekli rickshawlar bekliyor. Bu arada ilk defa bu kadar turistik bir otelde kalıyoruz, çok heyecanlıyız:) Neyse. Otelin önünde duran rickshawcuyla Amber Fort’a gidiş geliş ve orada bekleme için Rs300’e anlaşıp yola çıktık. Bu şimdiye kadar karşılaştığımız en iyi rickshawcuydu. Bizi hiçbir yer sürüklemeye çalışmadı. Bir ara ben hastayım falan dedi ama belki onu da laf olsun diye söylemiştir. Hem geçerken etraftaki şeyleri falan da biraz anlattı. İlk defa birisi bizi kandırmaya çalışmadı yani:)

Amber Fort, Jaipur’un biraz dışında, tepe üstünde bir saray. Tepenin altına kadar rickshawla geliniyor, sonra da yürüyerek, ciple ya da fil üstünde yukarı çıkılıyor. Biz annemle daha İstanbul’dayken karar vermiştik file bineriz diye. Verdik Rs 550’yi bindik:) Tabii Hindistan ortalamalarına göre çok pahalı bir şey aslında bu ama bir daha da fili nereden bulup da üstüne binebiliriz ki:) Böyle düşünüp çıktık filin tepesine oturduk. Etrafımızda biz şaşkın turistleri yolmak için toplanmış satıcılar, yukarı kadar tıngır mıngır sallanarak çıktık. Ama indiğimizde bir anda düşündük ki file dokunmamışız bile:( Burada her şey böyle oluyor işte. O kadar hareketli, gürültülü, itiş kakış halinde ki insan şöyle bir sakin sakin bir şeyin zevkini alamıyor. Bir yandan bağırarak koşan satıcılarla, bir yandan filin sahibiyle uğraşırken filin üstünde olduğumuzu bile unutmuşuz neredeyse. Halbuki bıraksalar da insan değişik bir şey yaptığını intikal edebilse, zaten inince kendi kendine bile verir zorla koparmaya çalıştıkları parayı. Böyle ne onlar para koparabiliyor, ne biz bir şey anlıyoruz. File bindik mi bindik de, ancak inip hayvancığın yüzüne bakınca anlayabildik fille çıktığımızı. O sırada da adam hala para para diye peşimizden bağırıyordu:)


Filden inilen yer Amber Fort’un girişindeki avlu. Buradan sonra bilet alınıp bir kapıdan geçilerek saraya giriliyor, avlularda, taşları dökülmüş duvarların arasında, bahçelerde dolaşılıyor. Biz de bir saat kadar falan dolaşıp sarayın arkasındaki yoldan döndük. Babam kapında girerken bir rehber tutalım bakalım ne anlatıyorlarmış deyip biriyle anlaşmıştı. Ambere Fort’ta dolaşmamız bitince adam bu sefer de arkadaki yoldan inelim, orada eski bir köy ve burada yaşayan insanlar var dedi. Biz de tamam deyip adamın peşine takıldık. Tabii köy falan yoktu:)Onun yerine bir hediyelik eşya dükkanı vardı:)Ama olsun, en azından farklı bir yoldan dönmüş olduk. Aşağı indiğimizde bizim rickshawcu hemen gördü bizi, peşimizdeki satıcılardan söküp:) Jaipur’a Hawa Mahal’in önüne götürdü. Bu arada babam bir maharaja kavuğu aldı, birazdan anlatacağım:) Bir de Amber Fort’ta adamın biri bize önce nerelisiniz dedi, Türkiye deyince de Hürriyet, Milliyet.. dedi:)Bir sürü para verirsek o da gidip bize bu gazetelerin bir gün önceki baskısını getirebilirmiş. 4 dolar falan gibi bir şey isteyince almadık biz de ama aslında ilginç olurdu, keşke alsaymışız.

Hawa Mahal, Jaipur’un en önemli gezilecek yeri. Eskiden saray kadınlarının sokaktakiler görmeden sokağı izleyebilmesi için yapılmış. Şekli pan flüt gibi:) ve bütün üstü küçük küçük pencerelerle kaplı. Çok ilginç bir bina, nereden akıllarına gelmişse:)Aslında sokağı izlemek için çok mantıklı tabii de biraz yorucu:) Her yeri küçük pencerelerle dolu, her yeri görüyor falan ama tabii hepsi farklı yükseklikteki bu pencerelerden bakmak için labirentte gibi o merdivenden aşağı, bundan yukarı, şundan sağa diye koşup durmak gerekiyor. Saraydaki kadınların hepsi tığ gibiydi herhalde:)

Hawa Mahal merdivenlerinde yeterince koşuştuktan sonra inip bu sefer de biraz ilerideki kocaman minareye(Iswari Minar Swarga Sal/Heaven Piercing Minaret) tırmandık:)Oradan da biraz etrafa bakıp indik ve böylece Jaipur’da gezeceğimiz yerleri de bitirmiş olduk. Aslında Jaipur’da bir gün kalın hemen gidin falan diyorlardı forumlarda, ama iyi ki iki gün kalmışız. Çünkü burası bayağı ilginç, renkli bir yer. Yani bir gün daha kalsak yapacak bir şey yok gerçi ama dün dönmüş olsak da hiçbir şey anlamazdık. Daha diğer şehirleri görmediğimiz için bilmiyoruz tabii ama şimdilik Jaipur’u çok beğendik. Karışık marışık ama değişik bir yer. Yalnız gerçekten yapacak bir şey yok. Mesela dün geçerken MI Road üzerinde ışıklı renkli alışveriş merkezi gibi yerler görmüştük. Bugün de yapacak başka şey kalmayınca oraya gitmeye karar verdik. Rickshawcuya zar zor anlatıp gittik, ama alışveriş merkezi falan yokmuş meğer ortada. İçinde bir kaç küçük dükkan olan yerlermiş gördüklerimiz. Burada genç insanlar falan ne yapıyor acaba. Dün beş altı kişilik bir grup görmüştük mesela mcdonaldsta. Burada onların gidebileceği hiçbir yer yok sanki, e her gün de mcdonaldsa gidilmez. Bu alışveriş merkezi sandığımız yerlerin yanında bir de sinema vardı ama o da kapalı gibi görünüyordu. Belki de şehrin başka kısımlarında bir şeyler vardır. Jaipur’da bir üniversite de varmış çünkü. Belki onun çevresinde bir şeyler vardır. Ama biz bulamadık yani.

Neyse işte buralarda biraz dolaşıp, bir şeyler yedikten sonra dün rastladığımız gösterinin saati geldi, biz de bindik yine bir rickshawa Tourist Hotel’e gittik. Pek turist de olmayınca hemen bize yer verdiler, bir güzel oturduk seyrettik gösterileri. Sonra da otele döndük.

Yarın erkenden Agra’ya gidiyoruz:)

Ağğ az daha babamın maharaja şapkasını unutuyordum:)Babam Amber Fort’tan bir maharaja kavuğu aldı, (Bunların bir maharaja, bir de maharini, yani maharajanın eşi için olanı varmış. Başlarında onlarla dolaşıyorlarmış) hemen taktı kafasına, bütün Jaipur’da öyle dolaştı:)Meğer içinde bir Amerikalı turist varmış da haberimiz yokmuş:) Amber Fort’ta, Hawa Mahal’de, pazarlarda maharaja gibi dolaşınca bütün satıcılar da peşimize takıldı tabii, bunlar kesin Amerikalı diye:) Babam da havaya girdi, ben maharajayım, bana herşey bedava falan demeye başladı:) Hawa Mahal’de de üç turiste çekilin kapıdan ben maharajayım dedi ama onlar nedense çekilmeyip ters ters baktılar:)

Jaipur bu kadar. İyi uykular:)

Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler... için buraya tıklayabilirsiniz:)

Saturday, January 6, 2007

Hindistan 5: 9 Ekim 2006-Jaipur

Rajastan'ın başkenti Jaipur’dayız:)

Tren yolculuğu çok güzeldi. Sabahın köründe kalkıp taksiyle beş dakikalık mesafedeki tren istasyonuna gittik:) Trenimizi bulduk, yerleştik ve saat altıyı biraz geçe yola çıktık. Önce İngilizce bir anonsla yolculuğun ne kadar sürdüğünü, nerelerde durulduğunu falan anlattılar, sonra yol boyunca yapılacak ikramları saydılar, sonra da hızla bu saydıklarını getirmeye başladılar:) Çünkü dört saatlik tren yolculuğu için o kadar çok şey hazırlamışlar ki hemen başlayınca ancak bitirebiliyorlar herhalde:)Önce sularımız geldi kapalı şişede. Sonra gazete, kahvaltı, çay, meyve suyu, bir yemek daha ve bir çay daha:) Hepsi de bilete dahil. Bu Shatabdi trenleri turistik trenlermiş. Gelmeden önce forumlarda falan öyle okumuştum. Herhalde o yüzden böyleydi. Eğer bütün trenler böyleyse insan trenlerde yatar kalkar daha iyi zaten:)Hem rahat, hem habire bir şeyler getiriyorlar, hem bir yandan dolaşıyor insan:)



Verdikleri bütün yemekleri yedikten sonra, yani Jaipur’da:) trenden indik. Bu arada babam yolda, yanında oturan aileyle konuşmaya başlamıştı. Jaipur’a yaklaşırken sizin gideceğiniz bir otel varsa biz de gelebilir miyiz diye sorup, trenden inince de peşlerine takıldık:) Bu aile bir akrabalarının düğününe katılmak için şimdi adını unuttuğum bir yere gitmiş:) Düğünden sonra da hazır işten izin almışken iki günlüğüne de Jaipur’a gidelim deyip yola çıkmışlar. Yanlarında küçük çocukları da olduğu için düşündük ki ellerinde iyi bir otelin adresi vardır, bildikleri yere giderler.. Meğer onlar bizden betermiş:) Ellerinde bir adres vardı gerçi, ama istasyonun kapısından çıkar çıkmaz üstümüze doğru koşan adamlar çok güzel oteller var falan demeye başlayınca, hemen o kağıttaki otelden vazgeçip adamları dinlemeye başladılar. Asıl turist bizdik ama onlar bizden turistti yani:) Rickshawcular da baktı biz her şeye no diyoruz, bu aile dinliyor, bizi bırakıp onların etrafında dönmeye başladılar hemen tabii:) Neyse bir süre kendi aralarında kavga edip itişip kakıştıktan sonra bir rickshawcu bizim aileyi kaptı, bindirdi bir arabaya. Biz de arkadaki arabaya bindik, çıktık yola.

İlk götürdükleri otel çok pahalıydı ve karanlık görünüyordu. Onu istemedik, bunlar da aldı bizi Hotel Madhuban’a getirdi. Şimdi de oradayız işte:) Bu otel iyi çıktı. Yoksa rickshawculardan boşuna mı kaçıyoruz nedir:) Komisyon aldılar falan ama otel de güzel yani:) Havuzu bile var:) Hatta galiba akşamları da eğlenceler falan düzenliyorlar. Otele döndüğümüzde bahçeden müzik sesleri geliyordu. Zaten otelin adının yanında “heritage stay” yazıyor ve bütün oteli de eski Rajastan evleri gibi yapmışlar. Tesadüfen iyi bir otele geldik yani. Bana kalsa elimdeki listeye göre önce şehir merkezindeki otellere gidecektik, dolaşmak kolay olsun falan diye. Ama iyi ki öyle yapmamışız çünkü gördüğümüz kadarıyla şehir merkezi biraz, hımm, hareketli:)

Şehir merkezi denen, daha doğrusu benim şehir merkezi dediğim yer eski şehir, yani Chandpole Bazaar ve çevresi. Burası bir sürü kapısı olan, Hawa Mahal’in, City Palace’ın, pazarların, yani bütün gezilecek yerlerin içinde olduğu eski şehir kısmı. Ve gerçekten eski:) Bir ara rickshawla içinden geçerken sıcak da biraz kafamı sersemletmiş herhalde, sanki eski zamanları anlatan filmlerden birinin içindeymişim gibi geldi. Eski eski binalar, kapılar, renkli şeyler satan bir sürü dükkan, renkli elbiseli kadınlar, sarıklı beyaz elbiseli adamlar, toz toprak içinde delik deşik yollar… Zaten sabahın köründe kalkmışız yorgunuz, sıcak da bastırınca girdim ben hemen filmin içine:) Ama Jaipur güzel bir yer. Yani Delhi de Hindistan’dı da burası daha bir Hindistan gibi geldi sanki. Biraz da bir sürü insanın İstanbul’u peçeli kadınlar ve sarıklı adamlarla sarılı sanması gibi bir durum bu tabii:) Her zaman fotoğraflarını gördüğümüz, hakkında yazılanları okuduğumuz Hindistan’a, Jaipur biraz daha çok benziyor, o yüzden de burası Delhi’den daha Hindistan:) En Hindistan yeri de işte bu Chandpole Bazaar ve çevresi.

Otele yerleşir yerleşmez bindik bir rickshawa hemen Chandpole Bazaar’a geldik. Zaten gezilecek yerlerin neredeyse tamamı da burada olduğu için gezmeye buradan başlamayı planlamıştık. Chandpole Bazaar’ın düşündüğümüzde daha Hindistan çıkması sonucunda:) bütün planladığımız yerlere gidemedik ama Chandpole Bazaar’ı, City Palace’ı, ve çevredeki diğer pazarları dolaşmayı başardık.

Chandpole Bazaar çok hareketli, gürültülü, ilginç bir yer. Upuzun yol baştan aşağı küçük küçük dükkan dolu. Hatta dükkanlar da yetmemiş tabii, yol kenarlarına taşmışlar. Her yer pazar, ne ararsanız satılıyor. Yol kenarındaki tezgahlarda renkli makarnalar bile gördük bugün ama almayı unuttuk, belki yarın alırız artık. Bu arada dolaşırken bir de cenazeye rastladık, düğün mü cenaze mi belli değildi:) Bir anda bir grup insan omuzlarında renkli bir tabut, müzik çalarak eski şehrin kapısından içeri girdi, davul çala çala yürüyüp gittiler. Daha sonra gördük ki yolun biraz ilerisinde de bu cenaze malzemelerini satan dükkanlar varmış. Omuzlarında taşıdıkları renkli tabut, kullanılan kumaşlar falan hepsi bu dükkanlarda satılıyormuş. Chandpole Bazaar’da her şey var yani.

Jaipur’un Maharaja’sının ve ailesinin hala yaşadığı saray da bu yol üzerinde. Yani City Palace. Kartondan kesilmiş gibi görünen City Palace’ın en önemli özelliği avlusunda iki kocaman gümüş çaydanlığın duruyor olması. Tabii başlarında, illa her fotoğrafa girmeyi kafalarına koymuş Rajastan kıyafetli görevlilerle birlikte. Bu görevliler bizi çıldırttı:) Tam insan bir şey ayarlıyor, kaldırıyor makineyi çekecek, biri hemen kadrajın içinde bitiveriyor. Bekliyoruz gidiyor, yine ayarlıyoruz, koştura koştura geliyor yine:) Neyse ki biz orada çırpınırken bir Japon turist grubu geldi de rahat ettik, yoksa işimiz zordu:)

City Palace’tan sonra aslında hemen yakındaki Hawa Mahal’e gidecektik ama kapanma saati yaklaşınca oraya yarın gitmeye karar verdik. Bindik bir rickshawa çevredeki diğer gezilecek pazarların içinden şööööyle bir geçtik(İşte filmin içine de bu sırada girdim ben:)) Elimizdeki kitaba göre bu pazarlarda mücevher, sari gibi şeyler satılıyormuş. Biz de onlarla pek ilgilenmediğimiz için yürümeyelim de içlerinden hızla bir geçelim, bir şey görürsek iner bakarız dedik adama. Adam ok ok dedi, pazarlarda dönmeye başladı. Bir yandan da habire burada satılanlar çok turistik, buradan bir şey almayın, kötü bunlar falan diye konuşup duruyor. Tabii derdi başka:)Bizi her şeyin en güzelinin satıldığı dükkanlara götürecek. Ama Water Palace gezisiyle kandırdıktan sonra:) Rickshawcu tam da beklediğimiz gibi pazarların içinden geçip bindiğimiz yere döndüğümüzde teklifini yaptı:) “Bu saatte yapacak bir şey bulamazsınız zaten, ben sizi Water Palace’a götüreyim, oradan sonra da çalışan filleri gösteririm. Hağğğ bir de burada satılan o uyduruk şeylerin çok güzellerinin yapıldığı yerler var. Onlara da götürürüm:) Artık yorgunduk, sokaklarda koşup duracağımıza rickshawda oturup biraz dinlenelim, hem de Water Palace’ı görmüş oluruz diye tamam dedik ama adamın bizi o emporium senin bu filci benim dolaştıracağı daha bu ilk cümlelerden belliydi. Hatta daha pazarları dolaşırken her şeyi kötülemesinden belliydi:)

Bu kadar planlı programlı çalışan adamlara ne kadar komisyon veriyorlar çok merak ediyoruz yani. Adam arabasına bindiğimiz andan itibaren bıdı bıdı bıdı konuştu durdu bizi dükkan gezmeye götürecek diye. Bir de taktı bana. Önce sadece ben İngilizce biliyorum sandı, propaganda çalışmasını bana yapıp yapıp annenlere de çevir diyordu:) Neyse sonra onların da konuştuğunu anladı da beni biraz rahat bıraktı. Bir de illa insanın gözünün içine bakıyor. İkna edecek ya, göz teması kurmaya çalışıyor tabii de araba kullanırken de olmaz ki:) Zaten bir gözünde sorun vardı, giderken de habire başını arkaya çevirdi ki hiç kurtuluşumuz olmasın:) Ama işte bu Hintliler böyle, hiçbir kurala uymasalar da başlarına bir şey gelmiyor:) Sayesinde kurtulduk:) Yoksa yani herhangi bir şöför o şekilde, o haldeki bir trafikte araba kullansın, iki dakika bile gidemez herhalde. Ama Hintliler o halde vızır vızır oradan oraya gidip geliyor.

Neyse işte. Önce Water Palace’a, oradan da adamın bizi sürüklediği fil bakıcısına ve hediyelik eşya atölyelerine gittik. Water Palace güzel bir yerdi. Suların içinde bir saray. Etrafı bataklığa dönmüş tabii ama yine de akşamüstü gökyüzü de renklenince çok güzel görünüyordu. Ama o kadar sivrisinek vardı ki beş dakika bile zor durduk:) Zaten saraya ancak uzaktan bakılıyor, o yüzden de beş dakika yeterli aslında.

Water Palace gezmesi bitince adam gözleri parlayarak bizi arabaya götürdü ve dükkanları dolaştırmaya başladı. Hadi fil bakıcısına bir Rs20 verdik ama dükkanlardan ne alalım. Bir sürü kumaş, halı, taş falan. Babam, ben eskiden rehberlik yapmıştım biliyorum bu atölye dolaştırma işini dedi olmadı, burada yapılan her şey bizim ülkemizde de var dedik olmadı. Dolaştık durduk yarım saat. Ama baktı hiç bir şey almıyoruz, sonunda vazgeçti neyse ki:) Bir atölye çok komikti ama:) Biz bir anda kapıdan girmişiz herhalde, orada çalışıyor gibi görünmesi gerekenler hazırlıksız yakalandı. İçerideki herkes hemen çalışıyormuş gibi yapmaya başladı ama annem o sırada birini görmüş. Kadın aceleden iğneyi ters tutmuş, öyle ters ters işliyor gibi yapmaya başlamış:)

Bu komik atölyeden sonra bir tanesine daha girdik, bir dahakine de girmedik artık. Bir şey de almadık tabii, adam da bize kızdı:)Bütün yol hiç susmayan adam dönüş yolunda hiç konuşmadı, en işlek yer diye de bizi o dediği yerin 1 km uzağında bıraktı gitti:) Adam çok uğraştığı için küçük güzel bir şey bulsak alacaktık aslında ama gerçekten de saçma saçma şeyler satmaya çalışıyorlardı yani, almadık napalım.

Rickshawdan inip, adamın üzerinde yemek yenebilecek yerler olduğunu söylediği MI Road’da yürümeye başladık. Jaipur'un yeni kısmı MI Road’da yemek yenecek yerler olduğu, elimizdeki kitaplarda da yazıyordu tamam da, bu kısmında değil. En az bir kilometre sonra:) Neyse araba tamircilerinin, karanlıkların içinden yürüye yürüye gittik bir mcdonalds bulduk yemek yedik ve yürümeye devam ettik. MI Road Jaipur'un yeni kısmının önemli bir alışveriş caddesi. Daha doğrusu kitapta öyle yazıyordu, ama biz o karanlıkta pek anlayamadık:)Yarın yine gideriz de yazarım nasıl olduğunu.

Yemekten sonra MI Road üzerinde biraz daha yürüyüp, müziği takip ederek Tourist Hotel diye bir yere gittik. Adından da anlaşıldığı gibi burası turist oteli:) Diwali festivali de yaklaştığı için danslı, şarkılı, yemekli gösteriler düzenliyorlarmış kaç gündür. Yorgunluktan fazla kalamadık ama programlarını aldık. Gösteriler yarın da varmış, yine gidip bakarız artık, şimdi çok yorgunuz. Ama Jaipur güzelmiş:)


Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler... için buraya tıklayabilirsiniz:)

Tuesday, January 2, 2007

Hindistan 4: 8 Ekim 2006-Delhi

Bugün Delhi’de son günümüz. Yarın trenle Jaipur’a gidiyoruz. Bakalım orası nasıl bir yer. Babam küçük bir yer olduğu için daha temiz ve düzenli olabilir dedi. Zaten herhalde her yer buradan düzenlidir:)


Ama şimdi haklarını da vermek lazım bugün Delhi’nin en yeni, düzenli ve temiz (hatta pırıl pırıl) yerini de gördük. Yani metroyu:) Aslında metro daha bitmemiş, parça parça yapılıp, tamamlanan kısımlar açılıyormuş. Şimdilik birinci bölüm tamamlanmış ama zaten şehir merkezinde oradan oraya gitmek için de bu kadarı yeterli sayılır. Tabii her yere çıkan duraklar yok ama gideceğiniz yere yakın bir yerlerde metrodan çıkabiliyorsunuz. İstanbul metrosu gibi biraz işte. Delhi herhalde metronun en çok işe yarayacağı yerlerden biri. Çünkü trafik o kadar sıkışık ve düzensiz ki bir yere belli bir saatte gidilecekse metro belki de en mantıklı yol. Yoksa sağdan rickshaw geçmiş, solda maymunlar koşuyormuş, yola inek yatmış uğraş dur yollarda. Ama tabii şu anda fazla durak olmadığı için metroya ulaşmak için yine o kalabalığın içinden başarıyla geçmek gerekiyor. Biz de sabah öyle yaptık işte:)

Çıktık otelden tren istasyonunun çevresinden ve dün kafamıza dondurma ve maytap attıkları üst geçitten yürüyerek metro istasyonuna gittik. Bu arada metro istasyonunu kime sorsak bize ters yönü gösterdi:) Bu adamlar gerçekten ilginç yani. Gösterdikleri yöne gidip olmadığını görelim de o sırada gelip bizi yoldan toplayıp götürsünler diye sürekli aynı numarayı yapıyorlar. Ama bir kere yedik artık biz de o kadar salak değiliz ya yani. İnanmıyoruz işte. Habire de aynı şey yapılmaz ki. Neyse, yapıyorlar işte:)

Metroyu bulmayı başardıktan sonra metroyla bir yere kadar gidip, oradan rickshawa binerek National Museum’a gittik. Müze güzeldi. Biletle birlikte herkese bir kulaklık veriliyor. Rahat rahat dolaşıyor insan yazılarla uğraşmadan. Sonra da üst kattaki küçük restoranda yemek yiyor:)

Saatlerce müzede dolanıp durunca acıktık tabii. Kafeterya diye bir ok vardı. Bisküvi falan buluruz diye oraya gidelim dedik ama meğer kafeterya dedikleri bir restoranmış. Ya oradaki yemeklerden yeniyor açık büfe, ya da kös kös ve de aç aç dönülüp gidiliyor:) Aldık tabaklarımızı biz de gittik yemeklerin başına. Neye elimizi atsak acı tabii. Ama pilav tamamen tatsız olduğu için yemekleri onla karıştırınca acı biraz azalıyor neyse ki. Bir de adam habire chapati diye bir ekmek getirdi. Yani bayağı güzel bir yemek yedik tesadüfen. Meğer yemekler lezzetliymiş:) İki ana yemek vardı. Biri sarı bir bulamaç gibi görünüyor. Aslında sarı sos içinde mercimek yemeği ve çok güzel:) Bir de koyu renk mercimek yemeği var. O biraz fazla acıydı ama. Chapati de çok güzel:)

Yemekten sonra yine aynı rickshaw, metro yoluyla Connaught Place’e gittik. Gezilecek yerleri bitirdiğimiz için etrafta biraz dolanırız diye. Çünkü burası Yeni Delhi’nin Taksim’i:) Ama bugün Pazar olduğunu unutmuşuz:( Nereye gitsek diye şaşkın ördekler gibi dolaşırken hemen bir adam peşimize takılıp emporium emporium demeye başladı tabii. İstemiyoruz dedik, olmadı, bir pasaja girip gitsin diye bekledik, atlatamadık, adam yarım saat peşimizde dolaştı nereye gidersek. Sonunda iyi tamam gidelim dedik. Götüre götüre küçücük bir dükkana götürdü bizi. Hem de her şey 50 katına falan satılıyordu:) Hemen çıktık tabii oradan. Bir şeye çarparız kırılır falan. Zaten koyu takım elbiseli iri adamlar kapıda nöbet tutuyor:)

Oradan çıkıp, etrafta yürümeye başladık öylesine. O sırada bir yerden müzik sesi gelmeye başladı. Tam müziğin geldiği yere giderken bir de stad çıktı önümüze. Nasılmış diye bakmaya girip, sezonun son maçını, ödül törenini ve amigo kızların gösterilerini seyrettik:) Bu arada müzik gelen yerde de dini bir tören varmış. Evi olmayan, farklı tapınaklarda konuşmalar yapıp buralarda bir kaç gün kalarak yaşayan, 90 yaşında Jain dininden önemli bir kadının doğum gününü kutluyorlarmış. Törene yetişemedik ama ne olduğunu sorduğumuz insanlar böyle söyledi bize:) Adam bizi zorla sürükledi emporiuma ama sonuçta karşımıza iki değişik şey çıktı işte. Zaten son günümüz olduğu için ve yapılacak bir şey kalmadığı için biz de öylesine dolanacak bir yerler arıyorduk, emporiuma turist kaçırma çalışması tam denk geldi yani:)

Maçtan sonra Connaught Place’e gidip etrafta biraz dolandık. Hava kararmaya başlayınca insanlar yavaş yavaş buradaki restoranlara, sinemalara, dükkanlara gelmeye başladı. Hatta Fridays’in önünde kuyruk oldular. Pekin’de de Pizza Hut’ın önünde kuyruk görüp çok şaşırmıştık. Buradaki o kadar uzun değildi ama kuyruktu işte:) Bir de bir şey dikkatimizi çekti. Delhi’de bir çok Hintli İngilizce konuşuyor. Ama yani İngilizce biliyorlar falan demek istemiyorum. Durup dururken İngilizce konuşmaya başlıyorlar yani:)Bugün kahve içmek için mcdonaldsta oturduk. Yan masadaki 4 çocuk bir anda İngilizce konuşmaya başladı:)Geçen gün de bir yerde iki kadın aralarında normal normal konuşup, kasiyerle İngilizce konuşmuştu da oraya has bir şey diye düşünmüştük. Ama galiba burada yaygın bir şey bu. Biraz garip aslında tabii. Konuşan da Hintli, konuştuğu da Hintli, e aralarında da Hintçe konuşuyorlar. Ama sipariş verecekleri sırada İngilizce konuşmaya başlıyorlar bir anda:) Bakalım diğer şehirlerde de rastlayacak mıyız buna. Görürsek anlatırım yine:)

Delhi bitti, yarın Jaipur’dayız. İyi uykular:)

Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler... için buraya tıklayabilirsiniz:)

Monday, January 1, 2007

Hindistan 3: 7 Ekim 2006-Delhi

Merhaba. bugün başımıza garip bir şey geldi. Yani pek hoş olmayan garip bir şey, o yüzden biraz keyfimiz kaçtı. En son anlatırım ama ondan önce bugün neler yaptığımızı falan anlatayım.

Sabah oteldeki küçük restoranda kahvaltımızı yapıp doğru Janpath’a babama da bizim giydiğimiz uzun kollu ince gömleklerden almaya gittik. Biz burada üniforma gibi giydiğimiz bu gömlekleri aslında Beyoğlu’ndan aldık:) Hani Hindistan’dan ya da Nepal’den geliyor diye satılanlar var ya. Böyle çizgili çizgili, genellikle canlı renkli, incecik, şile bezi gibi bir kumaştan yapılan uzun kollu gömlekler. İşte onları giyiyoruz burada. Aslında alırken biraz tereddüt etmiştik. Almasak mı, saçmalıyor muyuz falan diye. Sonuçta adamlar Hindistan’dan geldi diye satıyor onları, e biz de onların geldiği yere gidiyoruz:) Ama iyi ki almışız çünkü daha burada sadece tek bir yerde bu gömleklerden görebildik, o da tam aynı kumaştan değil gibi. Herhalde Nepal’den geliyor bu gömlekler çünkü Hindistan’da yok:) Ama aynı olmasa da gidip aldık bugün o gömleklerden bulduğumuz adamdan. Çünkü gelmeden önce biz annemle gidip almıştık bunlardan ama babam istememişti. Hava çok sıcak, e sinekler de etrafımızda dönüp duruyor. Zaten televizyonda da uzun kollu şeyler giyin deyip duruyor. Janpath’ta dolaşırken görüp hemen almak istemiştik dün aslında bu gömleklerden. Ama adam Rs120 deyince çok istedi diye almamıştık:)Bu arada biz gömlekleri 15 YTL civarına aldık. Rs120 de 3YTL civarı ediyor:) Hint gömleği işine mi girsek nedir, çok kar ediyorlarmış meğer:) Neyse işte bugün ilk iş koştuk Janpath’a gömlek almaya. İki gün süren pazarlığımız da sonuç verdi, Rs100’e aldık:)

Üstümüzde bir örnek gömlekler yürüyerek Jantar Mantar’a gittik. Yani gözlemevine. Geniş bir alana bir sürü değişik şekilli şey inşa etmişler, büyük büyük. Açılara, gölgelere göre saat, tarih, festivaller, her şey görülebiliyormuş. Sadece birkaç saniyelik bir farkla saati gösteriyor diyorlardı ama kontrol etmedik, gösteriyordur herhalde:)

Jantar Mantar’dan çıkıp otobüsle önce Dilli Haat’a, oradan Qutb Minar’a ve oradan da Lotus Temple’a gittik. Dilli Haat, aslında bir el işi pazarıydı. Ama içeri parayla giriliyor. Tabii biliyorlar şehirde hediyelik eşya alınabilecek pek bir yer yok, olan bir kaç taneyi de buraya kapatmışlar ki turistçikler parayla girip buradan alışveriş etmek zorunda kalsın. Ama iyiydi yine de. Biz pek bir şey almadık ama alınabilecek bir şeyler vardı. En azından Hindistan’da yapılmış şeylermiş burada satılanlar. Daha şimdiye kadar neye elimizi attıysak ya Çin malı çıktı ya Malezya. İnsanın hediyelik eşyası da Çin malı olmaz ki ama yani. Ama bu Dilli Haat’taki şeyler Hindistan’ın farklı bölgelerinden geliyormuş. Her hafta farklı bir bölgenin üreticileri gelip stand açıyormuş. İlginç bir yerdi yani. Zaten Qutb Minar’a giderken de yol üstünde.

Qutb Minar, 12. yüzyılda yapılmış, eski ve kocaman bir minare. Şimdi Pisa gibi eğilmiş. Hatta bir ara yıkılma tehlikesi de geçirmiş galiba. O yüzden de artık yukarı çıkılamıyormuş. Zaten çıkarsalar da kimsenin çıkacağını sanmıyorum:) Öööyle eğrilmiş kalmış, kocaman da bir şey. Dengesi bir bozulsa küt diye iner aşağı valla:) Ama minareye çıkılmasa da Qutb Minar şimdiye kadar Delhi’de gittiğimiz yerler arasında en ilginciydi. Hem eski, hem gerçekten bir şeyler var. Biraz yıkılmış ama iyi durumda da sayılırdı. Minarenin altında oradaki en eski cami olduğunu söyledikleri bir yapı vardı mesela, tavandaki işlemeleri çok ilginçti. Sanki ip sarılmış gibi. Qutb Minar güzeldi yani. İyi ki gittik.

Oradan da yine güneydeki Lotus Temple’a gittik, yeşilliklerle çevrili uzun ince bir yoldan yürüyerek. Lotus Temple’ın adı aslında Bahai Temple. Yani bu tapınak, Bahai dininin 7 tapınağından Delhi’de olanı. Ama lotus çiçeği şeklinde olduğu için Lotus Temple deniyor ve gerçekten ilginç bir yer. Yani yapı olarak değil de daha çok bu din açısından. Tabii tapınağın yapısı da değişik. Lotus çiçeği şeklinde, çevresinde havuzcuklar var, yeşilliklerle çevrili uzun beyaz bir yoldan sürekli bu beyaz tapınak görülerek yürünüyor. Güzel bir yer yani. Ama çalışanlar, tapınağın içi falan daha ilginç geldi bize. Bir kere kapıya yaklaştıkça önünüze huzurlu huzurlu gülen, Hintli olmadığı belli olan insanlar çıkmaya başlıyor. Ayakkabınızı bıraktığınız yerde, tapınağın merdivenlerinde, kapıdan girerken sürekli karşınıza çıkıp gülümseyerek sessiz olun falan gibi şeyler söylüyorlar. Tapınağın içinde sanırım hiç Hintli çalışan görmedik. Sonradan öğrendik ki meğer onlar dünyanın çeşitli yerlerinden burada çalışmak için gelmişler. Bahai olunca bir süre, dünyanın farklı yerlerindeki 7 tapınaktan birine gidip çalışıyorlarmış. Burada çalışanlar da onlarmış. İnsanları çekmek için olsa gerek, tapınağa yaklaştıkça çalışan insanlar güzelleşiyordu:) Bir de içerisi var tabii. İçeride normal bir kilise gibi sıra sıra oturma yerleri ve önde de konuşma yapılabilecek bir kısım vardı. Bazı insanlar sıralarda oturmuş meditasyon yapıyordu. O sıcakta içerisi serin serin çok güzeldi.

Biz de içeride biraz serinleyip çıktık. Biraz da dışarıda havuz kenarında oturup dinlendikten sonra turistik olmayan bir yerlere de gidelim diye Lajpat Nagar Market’e gittik. Bu arada Jantar Mantar’dan Dilli Haat’a ve oradan da Qutb Minar’a otobüsle gittik. Otobüsler bazen dolu oluyor ama eğer boş bir otobüse binip oturacak yer de bulursanız çok güzel bir yolculuk oluyor. Etrafı görmek için rickshawdan daha rahat olduğu kesin en azından:) Sonra bir de müzik yayını var:) Pencere kenarı da bulduysanız tamam:) Rüzgar sıcak sıcak yüzünüze vuruyor, ritmi yoldaki çukurlara uygun bir müzik çalıyor, yollara yukarıdan baka baka istediğiniz yere gidiyorsunuz. Jantar Mantar’dan Qutb Minar’a kadar bindiğimiz iki otobüs de çok rahattı. Ama Lotus Temple’a giden otobüsü bulamayınca yine rickshawlara döndük tabii, sallana sarsıla:)

Lajpat Nagar, daha çok Hintlilerin alışveriş ettiği bir yerdi. Çok kalabalıktı ve her şeyi satan dükkanlar vardı. Diwali yaklaştığı için yol kenarında bir çok tabure konmuş, başlarına el ve ayaklara kınayla desenler çizen insanlar oturmuştu. Önlerindeki kartonda yazdığına göre çocuk, iyi şans, mutluluk gibi şeyler getirmesi için yaptırılıyormuş kına. Bir çok insan oturmuş ellerine kınayla desenler çizdiriyordu. Çok hareketli bir yerdi. Herhalde bayram alışverişi yapıyorlardı:)

Biz de üstü filli bir bayram çantası:) alıp yemek yemeye, oradan da otele geldik.
Odaya girdik, yarım saat sonra bir müzik başladı dışarıda. Ama hep aynı şey. Haare raama hare... diye söyledi durdu bir adam. Sesin nereden geldiğini pek anlamadık ama baktık saat de daha erken biraz çıkıp etrafta dolanalım, neymiş görelim, tren istasyonunun çevresindeki dükkanlara falan da bakınalım dedik. Delhi’ye ilk geldiğimizde burayı taksinin camlarından garfieldlar gibi seyredip amanın! falan demiştik:) Hatta ilk ineğimizi de burada görmüştük:)Neyse işte çıktık. Dolaşırken üstten geçen yoldan da müzik sesleri gelmeye başladı. Biz de koşturduk tabii yaşasın etkinlik bulduk diye:) Önce her şey çok güzeldi. Bir sürü insan vardı. Arabaların üstüne kurulmuş küçük sahneler geçiyordu, hatta bir arabanın üstündeki iki televizyon spikeri bizi görünce öyle sevindi ki yabancı birilerini gördü diye, az daha mikrofonunu uzatmak için arabadan düşüyordu. O gürültüde ne dediğini anlayamadığımız için sorusuna cevap veremedik gerçi ama belki yine de göstermişlerdir bizi “evet sayın seyirciler inanmazsınız 3 şaşkın turist de olay yerindeydi” diye:) Neyse:) işte biz güzel güzel olay yerinde dolanırken baktık ki eğlence giderek canlanmaya başladı ve bazı insanlar da peşimizden gelerek eğlenmeye başladı bu arada:) Tam yılbaşında yabancı turist durumu olduk yani. En son annemin üzerine maytap, benim kafama da dondurma vurmaya başlayınca bunlar, artık biz de geldiğimiz gibi döndük tabii. O sırada da biri belime bir taş attı:( Bir şey olmadı ama olsun yani. Niye böyle yaptılar anlamadık. Herhalde normal bayram eğlencesi durumu aslında ama işte insan bir anda başına gelince şaşırıyor. Sonra otele dönerken sorduk, ne eğlencesi bu diye. Bir dükkan sahibi, Dalitlerin festivali dedi. Herhalde belli bir kastın festivali olduğu için köprünün üstünde toplananlar dışında kimse ilgilenmiyordu olayla. Tam da anlamadık gerçi. Internette aradım ama ne festivali kutladıklarını bulamadım. Belki de adam tam anlatamamıştır. Bilmiyoruz. Neyse işte. Böyle de bir olay yaşadık bugün işte. Şimdi de oteldeyiz.

Bu arada hare rama hala devam ediyor ve galiba sabaha kadar da edecek:) Bazı manasız görüntüler eşliğindeki hare ramayı aşağıdaki videoda dinleyebilirsiniz:)


Wednesday, December 27, 2006

Hindistan 2: 6 Ekim 2006-Delhi

Bugün tren biletlerimizi aldık. Hem de hepsini:)

Gelmeden önce forumlardan birinde tren biletlerini internetten alabileceğimizi, hatta bazı ülkelerdeki bürolardan biletlerin hindistana gitmeden önce bile alınabildiğini okumuştum. Tabii hemen adresi bulup girdim, rotayı çıkardık, trenleri arattım ve kaldım:) Hangi trene baksak doluydu. Hem de öyle belki boşalır falan gibi değil. Bayağı dolmuş da taşmış. Bir trende yerleri göster deyince size 6 günlük doluluk durumunu getiriyor, siz de bakıp seçiyorsunuz. Bunların hepsinde 80-90 kişilik bekleme listeleri vardı. WL diye yazmışlar her günün yanına. Önce bunların bekleme listesi olduğunu düşünmemiştik o kadar uzun liste olmaz diye. Ama sonra biraz araştırınca öyle olduğu ortaya çıktı. Neredeyse bu yüzden gelmekten vazgeçiyorduk. Çünkü her yere uçakla gitmek çok pahalıya geliyor. Taksiyle gitmek de rahatsız olur diye düşündük. 12, 15 saatlik yollar var. Bir arabanın içinde tıkılıp kalmak istemedik o kadar saat. Gitmesek mi diye düşünürken, artık otobüs falan bir şey bulur gideriz, olmazsa da döneriz diye düşünüp geldik. Hatta annemle babam rotayı değiştirsek diye bir kaç pas bilet aldı ki en kötü ihtimalle uçakla bir yere daha gidip dönebilelim. Ama iyi ki trenler yüzünden fikrimizi değiştirmemişiz de gelmişiz. Çünkü istediğimiz bütün trenlerde yer bulduk. Bir tanesinde günü değiştirmemiz gerekti ama onda da açık kompartımanda kalmayı kabul etsek yer bulacaktık. Meğer internette herkes kolaylıkla yer ayırtabildiği için listeler hemen doluyormuş. Sonra tabii kimse biletini almayınca da o yüzlerce kişilik bekleme listeleri kayboluyor, siz de biletinizi rahat rahat alıyorsunuz. Yani bize böyle oldu :)

Sabah istasyona giderken bilet bulacağımızı hiç düşünmüyorduk aslında da işte bir bakalım nasılmış diye gittik. Çıktık üst kattaki yabancılar bürosuna. Turistler biletlerini bu yukarıdaki odadan alıyor. Önce formlar dolduruluyor, bir görevli formları kontrol ediyor, sonra sıraya giriliyor ve sıra gelince bilet alınıyor. Bizim bilet aldığımız adam galiba oranın müdürüydü. Yandaki masalarda çalışanlar hemen biletleri kesip verdi ama bu adam yarım saatte ancak yapabildi işi ağır ağır. Biletlere bakıyor, bize bakıyor, pasaportlara bakıyor, havaya bakıyor, espri yapıyor, yine havaya bakıyor… Neyse sonunda aldık biletleri de çıktık. Aslında iyi bir adamdı herhalde tabii de biraz yavaş çalışıyordu işte:) Ama biletleri alabildiğimize gerçekten çok sevindik. Yoksa bugün gezmek yerine diğer şehirlere nasıl gideceğimizi araştırmakla uğraşacaktık.

Oteldeki adam da sizi taksiyle götürelim falan dedi sabah ama verdiği fiyatlar çok fazlaydı. Bir de numara yaptı bizi istasyona gitmekten vazgeçirmek için. Bilet almamız çok zor olacağı için bizle birlikte bir adamını gönderecekmiş, o belllki bilet bulabilirmiş, ama sanmazmış... Biz bunu duyup gitmekten vazgeçmeyince, hemen değiştirdi lafını o da tabii. Bizle gelecek adam bir yere kadar gitmiş de, hayallahmış da:) Bilet almak o kadar kolaydı ki daha fazla yalanı ortaya çıkmasın diye çekildi aradan hemen:) Biz de gittik, biletlerimizi başarıyla aldık:) Yalnız biz gece trenlerine 1A sınıfı biletlerden almamız gerektiğini sanıyorduk. Onlar kapalı, diğerleri açık diye okumuştum. Oradaki görevli 1A istiyoruz deyince güldü bize. O çok pahalıymış, kimse onla gitmezmiş. Şimdi aldığımız 2A’da da zaten bizim gibi insanlar olurmuş. Hem bunların da kapısı kapalıymış. Bakalım, umarım öyledir, çünkü ben bir sitede kompartımanların resimlerini falan da görmüştüm, 2A açıktı. Neyse artık aldık zaten :) Tren bileti almakla ilgili daha fazla bilgi için buraya tıklayabilirisiniz

Biletleri aldıktan sonra rickshawa binip Janpath’a, oradan da India Gate’e gittik. Janpath hediyelik eşyalar satan küçük dükkanların olduğu bir yer. Yol üstünde ve aralardaki sokaklarda küçük heykeller, çantalar, giyecekler, çanlar, taşlar gibi şeyler satan dükkanlar var. Rickshawdan indiğimiz yerde Janpath neresi diye birine sorduk. O da bize en fazla 200 metre uzunluğunda bir sokağı gösterdi burası diye. Belki sonra devam ediyordur diye girdik ama etmedi. Sonra öğrendik ki meğer bu sadece bir ara sokakmış. Halbuki o birinci soruşumuzdan sonra bir adama daha sorduk, o da bu küçük sokağın ilerisini gösterdi Janpath diye. En iyisi burada hiç yol sormamak herhalde. Herkes yanlış bilgi veriyor.

Janpath’ın üzerinde bir de Pizza Hut var. Doğru Janpath yolunu bulup, biraz dükkanlara baktıktan sonra acı olmayan bir şeyler yiyelim diye buraya girdik. Yemekler geldi, yiyoruz, bir anda müziğin sesi yükseldi, insanlar alkışlamaya başladı. Ne oldu diye bir baktık ki o sakin sakin servis yapan çalışanların hepsi dizilmiş ortaya, dans ediyor:) Koreografi falan da var. Aynı o Hint filmlerindeki gibi hareketler yapa yapa dans edip müzik biter bitmez de hiç bir şey olmamış gibi servise devam ettiler:) Önce bir kerelik bir şey sandık ama yarım saat sonra tekrar yaptılar. Hem eğlence hem de motivasyon olsun diye herhalde. Aslında çok güzel düşünmüşler. Zaten orası turist dolu, insan ilginç bir şey görmüş oluyor. Hem de bu arada çalışanlar da oraya gelenlerle falan tanışmış oluyor. Masalarda oturan bir kız en başta dans eden garsona telefonunu verdi giderken:) Bu danstan başka bir de verdikleri fişlerin üzerine çok güzel bir ziyaretti, yine gelin, çok mutlu olduk gibi artık o sırada akıllarına ne gelirse bir şeyler yazıp bir de güzel surat çiziyorlar. Bizim gibi böyle anı toplamaya meraklı insanlar da seviniyor, yippii özel bir kağıt parçamız oldu diye:) Sonra bir de kapıdan çıkma ritüeli var. Onu da anlatayım hemen:) Oradan ayrılırken memnunsanız çıkarken kapıdaki çanı çalıyorsunuz, onlar da hep bir ağızdan thank youuuuu diyor:) Altta dansın videosu var. Sonunda da thank you çanı:) Dansı karşılarından çekemedim ama olsun artık:) Karşıda o telefonunu veren kız oturuyordu:)




Yemekten sonra India Gate’e gittik. Her yer satıcı doluydu. Babam şaka olsun diye! kına yapan bir kadını peşimize takmış, onlar yaptıracak falan diye. Kadın 10 dakika peşimizden ayrılmadı. Ne fotoğraf çekebildik, ne etrafa bakabildik. Biz önde kadın arkada koşuştuk durduk:) Sonra da bindik yine rickshawa kral yolu da denen geniş caddenin öbür tarafındaki başkanlık konutunun önüne gittik. Ama bunu niye yaptık biz de bilmiyoruz:) Buraya kimseyi almıyorlar, araçların kapının önünde duraklaması da yasak. Gelip aceleyle, uzaktan görünen India Gate’in fotoğrafı çekilip, dönülüyor. Biz de çektik tabii:) ve oradan hızla Appu Ghar eğlence parkına:) gittik.

Ben gelmeden önce plan yaparken bakmıştım böyle bir eğlence parkından söz ediliyor, zaman kalırsa gider nasılmış görürüz diye düşünmüştüm. Bugünlük gezecek başka yer kalmayınca gittik. Eğlence parkı deyince, hiç olmazsa bir roller coaster falan bekliyor insan yani. Ama meğer burası küçük bir lunaparkmış:) Bir yer yapmışlar, orada insanlar dans ediyordu, bir çalışmayan korku tüneli vardı, valla başka da bir şey göremedik. Varsa da biz bu kadarını görüp çıktık yani. Bir de para aldılar girişte. Hatta az daha bir daha alacaklardı da “bakıp çıkıcaz” deyip girdik:) İki kapı yapmışlar. İkisinde de giriş parası alıyorlar:) İyi fikir valla. Bir yerin bir kapısı olacağı da nerden çıkmış ki zaten. Zam mı yapılacak, koy bir kapı daha, oh ne güzel:)

Neyse işte:) Appu Ghar’ı da görmüş olduk. Oradan da bir alışveriş merkezine gittik, yiyecek bir şeyler alıp otele döndük, şimdi onları yiyoruz televizyon karşısında:) Bu alışveriş merkezi denen şeyden de bahsedeyim de sonra yemeğe devam ederim. Her yerde bu gittiğimiz Ansal Plaza’nın en büyük ve yeni alışveriş merkezi olduğu, herkesin çok beğendiği falan yazıyordu. Ansal Plaza şehrin yeni yapılan, uydu kentlerin de olduğu güney kısmında. Biz de gittik görelim neymiş bu büyük, yepyeni yer diye. Bir girdik içeri daracık koridorlar, küçücük dükkanlar. Daha önce bu kadar mekan kaybeden bir yapı görmemiştim. Koskoca alanları var, ama öyle daracık, sıkışık yapmışlar ki insan fareymiş de labirentte dolaşıyormuş gibi oradan oraya pıtır pıtır dolaşıyor.

Ayrıca labirentin içine peynir koymayı da unutmuşlar:) Yani market koymayı:) Biz alışveriş merkezine gelirken bir market de buluruz diye düşünmüştük. Ama market derken ne kastettiğimizi bile anlatamadık insanlara. Market dedik, supermarket dedik, hem yiyecek hem sabun falan satarlar dedik, olmadı:) Her biri için ayrı dükkan gösterdi bize adam. Biz de yiyecek için gösterdiği mcdonaldstan acısız bir şeyler alıp çıktık. Bindiğimiz rickshaw şoförünün 40 dakika boyunca sürekli!! kaşınmasını seyrede seyrede otele geldik. Neyse ki tam artık biz de bitlendik herhalde diye düşünüp kaşınmaya başladığımız sırada otele ulaştık da indik. Ama galiba adamın sinirleri bozuktu. Çünkü kornası çalışmıyordu. Ne zaman trafik sıkışıp korna çalamadan kaldıysak adamın kaşınması hızlandı:) Zaten kolay kaşınsın diye üstündekileri de çıkarmıştı, vücudunda yara falan yoktu. Herhalde trafikte kala kala böyle oldu yani sinirden. Neyse işte bu günlük de bu kadar:) Sizi şu anda televizyonda klibini seyrettiğimiz burada çok sevilen AAYA INDIA! isimli parçayla baş başa bırakıyor, yayında emeği geçen ve bıdı bıdı bıdı… :)



Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler... için buraya tıklayabilirsiniz:)

Monday, December 25, 2006

Hindistan 1: 4 / 5 Ekim 2006-Delhi

Sonunda Hindistan’a ulaştık:) Uçak yolculuğu ve Delhi’ye gelişimiz biraz hareketli oldu gerçi ama başardık:)

Önce zaten rötarlı kalkan uçağımız, iniş takımlarındaki bir arıza! yüzünden geri döndü. Neyse sonunda uçak değiştirip yola çıktık, beş saat kadar sonra Delhi’ye indik. Tam pasaport kontrolünden geçerken bir fark ettik ki babam telefonunu düşürmüş. Telaş içinde nereye koşuşalım falan diye düşünürken neyse ki oradaki görevliye sorduk da uçağa kadar koşmadan telefonu bulduk. Meğer telefonu uçakta bulunca, bizim pasaport kontrolü sırasında telaşa kapılacağımızı düşünüp oradaki görevliye vermişler:) Adam yerimizi sorup hemen verdi telefonu. Zaten ilk defa yurt dışında yanımıza bir telefon almışız, nasıl konuşuluyor, işe yarıyor mu bilmiyoruz. Elimizde tek telefonla kalsak çok saçma olurdu yani.

Neyse. Bu olayı da hallettik, mutlu mutlu kontrolden geçerken bu sefer de bir aydır Hindistan gazetelerinde maceralarını okuduğumuz sivrisinekler üstümüze saldırmaya başladı. Orda bir sürü Hintli de vardı ama bunlar niyeyse artık bizim üstümüze üstümüze dalışlar yaptılar. Ama tabii biz de hazırlıklıyız. Hatta hazırlığı abartmış durumdayız:) Yanımızda 5 çeşit sivrisinek kaçırıcı var. Sinekleri görür görmez hemen çektik birinci silahımız olan bilek bantlarını, hieeeyt diye ilk akını savuşturduk. Bakalım bundan sonra neler olacak. Ama galiba bu spreyler, bantlar falan gerçekten işe yarıyor çünkü bugün o kadar dolaştık, bir sinek bile ısırmadı daha. Zaten bu sinek kaçırıcılar işe yarıyorsa bundan sonra ısırmaları da biraz zor. Üstümüzde sivrisinekler yaklaşamasın diye uzun kollu ince gömlekler, her tarafımıza off sprey püskürtmüşüz, bileklerimizde bantlar. Adamlar da halimizi gördükçe gülüp duruyor:) Bugün Red Fort’ta gezerken yetmemişse diye biraz daha sprey sıktık üstümüze, üç dört kişi geçti karşımıza şaşkın şaşkın bakıp gülmeye başladı. Ama gülsünler naapalım. Sinekler onlara gitmiyor ki, hep bize saldırıyor.

Havaalanında böylece sinekleri de savuşturduktan sonra, taksi aramaya başladık. Hindistan dışından gelen uçaklar genellikle gece yarısı indiği için havaalanından otobüse binmek pek mümkün olmuyormuş. O yüzden taksiyle gitmek gerekiyor. Ben de gelmeden önce bir ay o forum senin bu blog benim dolaşıp bilgi toplamıştım. Her tarafta havaalanından kesinlikle prepaid taxiye binin yazıyordu. Yoksa en iyi ihtimalle kazıklarlarmış. Bir kaç tane kaçırılan turist bile olmuş. Kesinlikle prepaid taksiyle gitmemiz lazım yani. Kararlı kararlı geldik prepaid taxi standının önüne, ama içerisi karanlık. Ne görevli var, ne önünde bekleyen var. Ne yapsak diye düşünürken babam bir daha içeri bir baktı ki adam yerde uyuyor:) Cama vura vura uyandırabildik neyse ki. Kaşı gözü bir tarafta geldi, gideceğimiz yeri fişe yazdı, parayı aldı, döndü yine gidip yattı:) Gerçekten ilginç insanlar. Sıcaktan mıdır nedir bilmiyoruz artık. Bu standın hemen yanında özel şirketlerin standları falan da vardı. Bu gitti yattı, onlar da nasıl canlı sabahın köründe. Yırtınıyorlar müşteri kapmak için. Belki de karşılıklı anlaşıp, devlet görevlisi olanı ortadan çekiyorlardır.

Böylece sonunda kağıtta numarası yazan taksiye binip yollarda sürekli korna çala çala Ajanta otele geldik. Adam bütün yol korna çaldı. Zaten burada arabaların üzerinde “horn please” yazıyor. Korna sesi Delhi’nin normal sesinin bir parçası gibi, sürekli var. Bir de, başka bir ara daha uzun anlatırım ama sürücüler gerçekten çok başarılı. O hengamede kimse birbirine çarpmıyor, hep teğet geçe geçe gidiyorlar.

Biraz da bugün nereleri gezdiğimizi falan anlatayım bari de diğer şeyleri sonraki günler anlatırım. Yorulduk bugün. Uçakta uyuduğumuz üç saat uykuyla bütün gün fır döndük ortada:)

Sabah otele yerleştik, duş falan yaptık, uzun kollu gömleklerimizi giyip, off spreylere bulanıp kendimizi sokaklara attık. Ben gitmeden önce bulduğum bütün Hindistan forumlarını, seyahat bilgilerini okuyup her gün için program çıkarmıştım. Önce nereye gidilir, oradan öbürüne yürünür mü, rickshaw kaça gider hepsini not almıştım. Çünkü birkaç seyahattir böyle yapıyoruz, gerçekten rahat oluyor. Bu sabah da elimdeki programa göre rickshawa binip Red Fort dedik. Adam çıktı yola, ama gidiyor gidiyor bir türlü Red Fort’a gelemiyoruz. Elimizde harita var, ona göre otelden yürüyüş mesafesinde. Parayı baştan konuşmuş olmasak kesin dolaştırıyor derdik ama para belli. Bizi ne kadar çabuk bıraksa onun için o kadar iyi yani. Ama adam dolaşıp durdu. Tam da anlamadık ama ya yolları karışık yapmışlar ya da elimizdeki haritalarda bir yanlışlık var. Bakalım yarın falan belli olur. Neyse işte sonunda Red Fort’a gittik, oradan da Chandni Chowk’a ve Jama Masjid’e. Bunlar üçü Eski Delhi’nin en önemli gezilecek yerleri(Bu arada Eski Delhi gerçekten eski:) Babam Chandni Chowk’ta dolaşırken yarın dönsek mi falan diye espriler yapmaya başladı:)Hem de Hindistan’a gelmek isteyen esas oydu. Bakalım yenisi nasıl, onu da yarın öbür gün görürüz artık:))

Red Fort sadece eski kısmın değil bütün Delhi’nin en önemli turistik yerlerinden biri aslında. Ama şu anda gerçekten kötü durumda. Görevliler bazı kısımları kapatmış, ellerindeki planlara, resimlere bakarak restorasyon yapmaya çalışıyordu. Umarım olur, çünkü şu anda pek de ilginç bir yer olduğu söylenemez. Beyaz mermerden avlularda dolaşıp biraz fotoğraf çekip oradan çıktık biz de. Bu beyaz mermerler zamanında değerli taşlarla süslüymüş aslında. Güzel görünüyordu herhalde. Ama İngilizler taşları söktüğü için artık taş falan yok. Yine de biraz bakılsaymış daha iyi olurmuş tabii. Duvarlar dökülüyor, her yer inşaat alanı gibi. Bir de nerede fotoğrafı çekilebilecek güzel bir görüntü var, illa ya bir poşet, ya bir çöp kutusu, girilmesin diye gerilmiş bir ip, yani kompozisyonu bozacak bir şey koymuşlar orta yerine. İnsan düzgün bir şey çekemiyor. Bu arada Red Fort’ta çok fazla asker vardı. Bakalım diğer yerlerde de öyle mi. Diwali de yaklaşıyor, herhalde terör saldırısı falan bekleniyorsa ondan. Çünkü her taraf asker dolu. Zaten daha kapıdan girer girmez bir asker silahını tam size doğrultmuş, kazara bir hapşırsa, o sırada kim geçiyorsa artık gidecek güme.

Neyse:) Red Fort’u gezip, karşısındaki Chandni Chowk caddesine girdik. Burası Eski Delhi’nin önemli bir caddesi. Üzerinde tapınaklar var ve eski kısmın diğer turistik yapısı Jama Masjid’e de buradan gidiliyor. Tabii bu kadar turistik bir yerde de satıcılar hellooooo sariiii diye insanı yoldan çevirmeye çalışıyor. Yine de Chandni Chowk turistik denemeyecek kadar karışık, gürültülü ve sıkışık bir yer. Koskoca caddeyi nasıl o hale getirebilmişler hayret doğrusu. Önce ikiye bölmüşler, sonra o iki parçayı da arabalar ve yayalar için bir daha ikiye ayırmışlar. Üstüne bir de çoluk çocuk, inek, maymun, rickshaw, köpek yolun ortasına dökülünce kocaman düz bir caddede yürüyecek yer kalmamış. Bu da bir beceri yani. Bu arada ilk Hintli maymunumuzu da burada gördük:) Büyük şişman bir maymun Chandni Chowk’un girişinde yolun ortasında oturuyordu. Onun oturduğu yerin arkasında da kuş hastanesi diye bir yer vardı. Jain inanışına göre bütün canlılar kutsalmış ve korunması lazımmış. Bu hastanede de kuşlar tedavi ediliyormuş (buradan bu hastaneyle ilgili bir yazıya ulaşabilirsiniz)

Chandni Chowk’ta farklı dinlerin tapınakları sıralanmış. Bu Jain hastanesi ve tapınağını geçince, biraz ileride de Sikh tapınağı var. Orada da küçük bir vukuatımız oldu tabii bizim:) Yerde bir su var, insanlar dua edip o suyu içiyor. Biz de o kalabalıkta şaşkın şaşkın içeri bakarken yanlışlıkla yerdeki suyu görmeyip içine basmışız. Hemen yarı çıplak göbekli bir adam gelip elinde mızrağıyla bizi nazikçe:) kovaladı. Biz gidene kadar da etrafımızda döndü durdu. Biz de tırıs tırıs olay yerini terk ettik tabii:) Ama su yol ortasında olduğu için habire içine basan oluyordur herhalde. Napalım turistiz biz de. Olacak o kadar:)

Sikh tapınağını geçince ileride bir tapınak daha var ve sol tarafa doğru giren yollardan geçerek de Jama Masjid’e ulaşılıyor. Biz de mızraklı adam tarafından kovalanışımızın üstüne bir bardak soğuk kahve içip Jama Masjid’e gittik.

Chandni Chowk çok kalabalık, kirli, gürültülü ve yorucu bir yer ama ilginç. Aslında Red Fort’tan çıkışta rickshawcular gelip orada yürüyemezsiniz arabayla içinden geçseniz daha iyi olur falan demişti. Zaten yolda bizden başka yürüyerek dolaşan turist de yoktu. Ama biz iyi ki yürümüşüz. Çünkü öyle arabayla içinden geçip gitsek pek bir şey anlamazdık herhalde. Zaten Hindistan’da kalabalıktan ve pislikten kaçmak pek de mantıklı değil. Çünkü her yer kalabalık ve gerçekten kirli zaten. Nereye kaçacaksın ki. Hiçbir yere gitmemek lazım o zaman.


Neyse işte Chandni Chowktan yürüyerek Jama Masjid’e gittik.
Jama Masjid büyük kubbeli, avlusunda güvercinler uçuşan bir cami. Kubbesi biraz Kremlin Sarayını andırıyor. Aslında buraya gelmemizin en önemli nedeni minaresine çıkıp şehri yukarıdan görmekti. Yönümüzü çıkarabilmek için bildiğimiz binaları falan yukarıdan bir görmek istemiştik. Ama onu da yapamadık çünkü ayakkabılarımızı kapıdaki yığının içine bırakmamak için babamla biz ayrı ayrı girdik içeri. Minareye de kadınlar yanlarında erkek yoksa çıkamıyorlarmış. Sonuçta biz yukarı çıkamadık yani. (Bu arada biz annemle baktık minareye çıkamıyoruz, o kadar da para vermişiz içeri girmek için, bari etrafı iyice bir gezelim diye caminin Red Fort'a bakan kapısından dışarı çıktık. Alt bahçeye bir baktık ki şu solda bize sopasını kaldırmış olan çocuk ve arkadaşları kavga ediyor. Turistiz ya tabii. Ağğ ne güzel, Hindistan'da çete kavgası, fotoğraf çekelim falan diye konuşurken çocuklar bir anda bizi görüp kavgadan vazgeçip, bağırarak bize birşeyler söylemeye başladılar. Biz tabii yine olay yerini terk ettik hızla. Ama fotoğrafımızı da çekti yani:)) Babam çıktı geldi ama yön bulmaya yarayacak bir şey görünmüyormuş yukarıdan. Zaten anlaşılan her yere rickshawla gitmemiz gerekecek, yönümüzü bulmasak da olur herhalde.

Gelmeden önce ne nerede hemen çıkarırız, bir sürü yere yürürüz diye düşünmüştük. Çünkü baktığım haritalarda çoğu yer yürüyüş mesafesinde görünüyordu. Ama galiba burada yürüyerek dolaşmak pek kolay değil. Hem mesafelerde bir yanlışlık var gibi, hem de yollar güzel güzel giderken bir anda bir çöplük, sonra yerde yatan insanlar, sonra yine temizce bir bölge. Her şey yan yana yani. İnsan bir anda kendini çöplüğün içinde buluveriyor. Yönümüzü de çıkaramayınca yürümek biraz zor. Belki de ilk gün diye böyle olmuştur, zamanla alışırız. Bakalım.

Bugün Jama Masjid’i de gezince Eski Delhi’de gideceğimiz yerleri bitirmiş olduk. Rickshawa binip otele dönmeden önce bir şeyler yemek için Yeni Delhi’nin merkezine, Connaught Place’e gittik, sonra da otele. Connaught Place, İstanbul’da Taksim gibi. Çok canlı bir yer ve şehrin kalbi. Bir merkez ve onun etrafındaki daire şeklinde yollardan ve merkezden çıkarak bu daireleri kesen dik caddelerden oluşan çok düzenli bir yer. Ama yıkılacakmış galiba. Etrafta yenileme çalışmaları ve kapatılacak yollarla ilgili yazılar vardı. Yine de herhalde çok büyük bir değişiklik yapmazlar. Bir sürü yabancı marka, bankalar, ofisler, restoranlar, hepsi burada toplanmış çünkü. Biz de buradaki iki mcdonaldstan birinde yemek yedik ve şimdi de oteldeyiz. Mcdonaldslar burada çok işimize yarayacak herhalde çünkü yemeklerin hepsi çok acı.

Neyse. Bugünlük bu kadar yazayım. Yarın yine neler yaptığımızı anlatırım. İyi uykular :)

Bugünle ilgili fiyatlar, süreler, mesafeler... için buraya tıklayabilirsiniz:)